Hüseyin Hatemi ile Mevlana ve Şems Üzerine

25/11/2011

Şeb-i Arus, Mevlana Celalettin-İ Rumi’nin aşkı uğruna birçok sınavı göze aldığı Allah’a kavuşma gecesi. Rumi için O’na varmak, uğruna meyhaneden şarap testisi taşımaya da değerdi, el emeği göz nuru olan tüm kitaplarını suya atmaya da. “Ham” olan Konya’nın inci tanesi Şeyh Rumi, yareni Şems-i Tebrizi’nin onda çaktığı kıvılcımla “pişti”, sonrada “yandı” kül oldu ve hakikate vardı. Mevlana gibi bir incinin ışıltısına rağmen gönül gözleri açılmamış olan zamanın Konya diyarı halkı, Hak âşıklarının meramını anlamadı ve onları dünyevi hazdan başları dönmüş sandı. Şeyh-İ Tebrizi, Celalettin’in çok iyi bildiği ancak daha önce asla tadına varmadığı ilahi aşka ulaşmasında bir köprü oldu ve onu marifet mertebesinden mutlak yokluğa taşıdı. Böylece Mevlana, en büyük eserleri olan Mesnevi-İ Manevi ve Divan-ı Şems’ini yazacak gücü kendinde bulabildi. Güneşin yavaşça göğü terk ettiği 17 Aralık 1273 akşamı, Celaleddin-İ Rumi Rabbinin vuslatına erdi ve yeniden doğdu. Mevlana için ölüm bir yok oluş değildi, Maşuk’un Aşk’ına koşar adım varmasıydı sadece. Vuslatının üstünden 740 yıl geçiyor ancak Mevlana’nın özleri aydınlatan sözü hala İslam ve Tasavvuf yoluna ışık saçıyor. Mevlana Celalettin-i Rumi, günümüzde sadece Müslümanlara değil, tüm dünyaya ulaşarak ne kadar evrensel söylemlere sahip olduğunu ortaya koyuyor. 
 

 


Prof.Dr.Hüseyin Hatemi, İÜ Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Ana Bilim Dalı'nda daha önce Kürsü Başkanı olarak görev yaptı ve emekli olmasına rağmen halen fakültede danışmanlık görevini sürdürüyor. İslam düşüncesi ve hukuk konusunda 40'a yakın telif ve çeviri kitabı bulunan büyük üstat Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, Mevlana’yı doğru tanımak gerektiğini, Şems’in aslında Konya’da öldürülmediğini ve günümüz Mevleviliği’ne Mevlana ile pek alakası olmayan olguların katıldığını belirtiyor. 

‘ŞEMS, MEVLANA’DA BİR UYANIŞA SEBEP OLDU’ 

Prof.Dr.Hüseyin Hatemi: Mevlana Celaleddin Rumi’nin, eğer Şems-i Tebrizi ile karşılaşmasından sonraki hayatı olmasaydı, belki bir İslam arifi, mutasavvıfı, aynı zamanda fıkıh bilgisi de olan bir müderris olarak adı geçecekti ama bugünkü şöhreti ve etkisi olmayacaktı. Anadolu Selçukluları devrinde, Konya’da Horasan taraflarından gelen çok mutasavvıf medrese bilgini vardı. Mevlana da, Konya’da babası Sultan-Ül Ulema Bahaettin’den sonra kendisi de medresede ders vermeye devam ediyordu. Ama Mevlana’yı farklı kılan, Şemsi Tebrizi’nin onda bir uyanışa sebep olması oldu. Bu sebeple, Mevlana bundan sonra yazdığı mesnevisi ve geçirdiği hayatıyla İslam dünyası ve insanların hayatına etki eden en büyük arif ve mutasavvıflardan biri oldu. 

‘MEVLANA VE ŞEMS’İN ARASINDA İLAHİ AŞKTAN BAŞKA BİRŞEY YOKTU’ 

Prof.Dr.Hatemi: Şems-İ Tebrizi ile Mevlana arasında özel, ilahi sevgiden bağımsız bir aşktan bahsedilemez. Ama zaten doğru anlamda sevginin kaynağı, saptırılmış cinsi içgüdünün sonuçları manasında sapık aşklar değil, doğrudan doğruya ilahi sevgidir. Mevlana, Şems-i Tebrizi’ye büyük bir sevgi ve minnet duydu. Şems-i Tebrizi de, onun değerini, uyandırılmayı bekleyen hazinesini bilerek bir nevi görevli olarak geldi. Ve onu uyandırdı. “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen” derler. Şems-i Tebrizi, Mevlana’daki o gizli hazine ve değeri, onu kendisine döndürerek ortaya çıkarttı. Bundan dolayı Mevlana, Şems-i Tebrizi’yi kendisine bir üstat gibi gördü. Fakat Şems-i Tebrizi de, Mevlana’nın derecesini bildiği için o da onu hep kendisinden üstün gördü bir bakıma. Şems kolundan Mevlevilerin hep tekrarladığı bir mısra vardır. “Heman aynı Muhammed’le Ali’dir Şems-ü Mevlana” derler. Yani, Muhammed peygamber ve Ali(as) arasındaki bağa benzer Şems ve Mevlana’nın arasındaki rabıta. 

‘ŞEMS-İ TEBRİZİ İLE İLGİLİ AKILALMAZ KOMPLO TEORİLERİ VAR’ 

Prof.Dr.Hatemi: Şems-i Tebrizi’nin adının “Muhammed” olduğu, İsmaili 
Mezhebi’nin Bâtıni tarikatı mensubu olduğu söylenir ancak bunun doğru olmadığını zannediyorum. Bildiğim kadarıyla bunlar Şems’in devrinden 200 yıl sonra yazılmış olan Tezkire-i Devletşah’ta (Devletşah Tezkiresi) verilen bilgilerdir. Şems-i Tebrizi’nin İsmaili mezhebinden döndüğü için ona ‘Nev Müselman’ denildiği söylenir ancak Tezkir-i Devletşah’taki bu bilgiler tek başına kalmaktadır. Bu bilgilere tek başına itibar etmemek gerekir çünkü hatırladığım kadarıyla başka hiçbir eserde bu söylemleri destekleyen bir şey bulunmuyor. Tebriz halkı arasında, Şems’in irfan ve tasavvufa bağlı olan bir zatın oğlu olduğu söylenir ama bu da kesin değildir. Şems-i Tebrizi’nin ailesi konusunda belki başka kaynaklar çıkabilir. Şems ile ilgili akılalmaz birçok komplo teorisi ortaya atılmıştır. Örneğin; Şems-i Tebrizi bir İsmaili prensiydi ve Mevlana’yı dinden imandan etti. Mevlana’da Şems-i Tebrizi tarafından yoldan çıkartıldıktan sonra Moğol casusluğu yaptı. Bu söylemler kesinlikle doğruyu yansıtmıyor. Bu konularda Sipehsalar’a itibar edilebilir çünkü kendisinin aklı başında bir zat olduğu, Mevlana’nın devrinde yaşadığı ve gençken ona bağlı olduğu biliniyor. Eflaki’nin de bu konuda söylemleri vardır ancak bu kişi Mevlana’nın vefatından sonra Konya’ya gelmiş ve abuk sabuk şeyler konuşan biridir. 

‘ŞEMS ASLINDA KONYA’DA ÖLDÜRÜLMEMİŞTİR’ 

Prof.Dr.Hatemi: Şems-i Tebrizi’nin vefatına yönelik ortada farklı söylentiler var. Ben de, şimdiye kadar Şems-i Tebrizi’nin katline, şehit edilmesine dair rivayetlere ihtimal veriyordum. Ama şimdi görüşümü değiştirmiş durumdayım. Çünkü Şems’in öldürülme rivayetlerini yine Eflaki ortaya atıyor. Mevla’nın oğlu Sultan Veled, babasının vefatından sonra Şems ve Mevlana ile ilgili anlatımlarında Şems’in öldürülmesinden hiç bahsetmemiştir. Mevlana’nın diğer oğlu Alâeddin Çelebi’nin Kimya Hatunu kıskandığı için Konya halkının bir kısmıyla bir tertibe girişip Şems’i öldürdüğü doğru olsaydı hiç değilse Sultan Veled bu konuda bilgi vermiş olurdu. Eflaki, Konya’nın tabiri caizse paparazzisiydi ve ona güvenilmez. Eflaki’nin menakıbında son derece kötü, müstehcen şeyler var ve bundan dolayı Türkiye’de Mevlana için ipe sapa gelmeyen şeyler söylenmesine sebep oluyor. Şems-i Tebrizi Konya’da katledilmemiştir. Konya’dan çıkmış, Şam’da tekrar aranacağını bildiği için ne oraya ne de Tebriz’e dönmüştür. Şems Hoy’a(İran’ın Kuzey Batısında bir şehir) gidip orada münzevi bir hayat sürdü. 

‘KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN ŞEMS’İ ZİYARET ETTİ’ 

Prof.Dr.Hatemi: Şems, asıl vazifesinin Mevlana’yı uyandırmak olduğunu biliyordu. Bu vazifesini tamamladıktan sonra Hoy’da ölene kadar derviş hayatı yaşadı ve kabri de oradadır. Osmanlı eserlerinde de Şems makamının Hoy’da olduğuna dair söylem ve işaretler vardır. Mesela, Hacı Bayram-ı Veli yetiştiren, “Somuncu Baba” diye şeyhin Hoy’da Şems’e bağlı olduğu ve orada tarikat meclisi tertip ettikleri yazılmıştır. Hoy’da neşredilmiş bir monografide, Kanuni Sultan Süleyman’ın İran seferinde Hoy kentinde bir müddet bulunduğu ve Şems-i Tebrizi’nin makamını ziyaret ettiği yazılmıştır. Yani, Şems-i Tebrizi, Hoy’da vefat etmiştir ve orada kabri bilinip ziyaret edilmektedir. Konya’da öldürülmemiş ve Mevlana ailesinden birisi bu işe karışmış değildir. Mevlana uzun bir süre Şems-i Tebrizi’yi kaybedip, nişanesini de bulamamanın üzüntüsü içerisinde o zamanki Horasan yöresinin adetlerine göre gri renkli elbise giymiştir. Manevi âlemden ya da doğrudan Şems tarafından gönderilen bir mesajla Mevlana onun Hoy’da yaşadığını ama artık Konya’ya dönmesinin mümkün olmadığı haberini alınca matemden çıktı. Mevlana, Şems’in ardından Hüsamettin Çelebi ve Selahattin Zerkubi’yi sohbetine layık görüp dost edindi. 

‘İLAHİ MARİFET, ALLAH’I BİLMEK VE TANIMAKTIR’ 

Prof.Dr.Hatemi:Şems-i Tebrizi’nin özelliği, Mevlana’da bilhassa o ilahi aşkı bilmeyi değil, bulmayı sağlaması oldu. İlahi sevgiyi herkes nazari olarak izah edebilir ama bir de yaşamak vardır. Mesela, ben ömrümde baklava yemedim ama baklavanın tatlı bir şey olduğunu, içine şeker katıldığını ve çok da itinayla hazırlandığı için ne kadar tatlı ve lezzetli olduğunu biliyorum diyebilir bir kişi. Ancak, baklavayı yiyebilirse tadını yaşar. Yani, varoluşçu düşünce ile bir yaşamak bir de bilmek vardır. Şems-i Tebrizi Mevlana’ya ilk karşılaşmalarında “Hz. Peygamber mi büyüktü, yoksa Bayazid-i Bestami mi? diye sormuştu. Mevlana da biliyordu elbette ki, Hz. Peygamber büyüktü. Ama arkasından 2. soru geldi: “Peki o zaman niye?” Bayazid Bestami, “Kendimi tespih ederim, överim. Şanım ne kadar büyüktür.” derdi. Oysa Hz. Peygamber’den, “Ey Rabbim! Biz seni hakkıyla bilemedik. Senin marifetine hakkıyla sahip olamadık.” sözü rivayet edilir. Marifet, alelade bir bilgi değildir. İşte orada “Tanımak” işin içine girer. İlahi Marifet, Allah’ı bilmek ve tanımaktır. Bir yaratıcıya ihtiyaç vardır diyen kişi de, Allah’ı aklıyla biliyor ama aşk ile ilahi aşkı yaşamıyor. İşte marifet o dur. Marifetten öteye de hakikat vardır. Ama bunun da sınırı yoktur. Hz. Peygamber, “Okyanusları içse kanamayacağı” için ilahi aşkta devamlı ilerleyerek “Biz seni hakkıyla bilemedik” diyor. Ama Bayazid’i Bestami bir damlayla sarhoş olup “Şanım ne büyüktür” diyor. İşte bunu söyledikten sonra, Mevlana o zamana kadar bildiği şeyi, karşısında bir tanıyan olduğunu görünce, birden cezbeye geldi ve Şems ile birbirlerine sarıldılar. Sonra Mevlana’nın hayatında yeni bir dönem başladı. 

‘GÜNÜMÜZDE YAPILANLARIN GERÇEK SEMA İLE İLGİSİ YOK’ 

Prof.Dr.Hatemi: Aslında Mevlana önceden oturup bir sema programı düzenlemedi. İlahi cezbeye birdenbire kapıldığı zaman, insanın oturup sakin durmasına zaten imkân yoktur. Yani, yâre eriştikten sonra, o ilahi sevgiyle birden cezbe ve vecde kapıldıktan sonra insan zaten ortaya atılıp kendinden geçer. Ama önceden mutlaka düzenlenmiş, şu kadar döneceksin, şunlar okunduğu sırada döneceksin sonra şeyhin veya meydancının bir komutuyla adeta sükûnete varıp kenara çekileceksin, tekrar hattı istivaya basmayacaksın gibi şeyler, sonradan yapılmış tertiplerdir. Yani, sema edip ilahi aşka varmak değildir mesele, ilahi aşka vardıktan sonra zaten insan gayri ihtiyari neşesinden coşar. Mevlana’da ilahi aşktan coştuğunda ayağa kalkardı ama bu önceden düzenlenmiş, tango hareketleri gibi bilinçli programlanmış bir şey değildi. Ellerini çırpardı, sonra başka birisini de kendisine çeker ve arada yine el çırpardı. Ellerini açıp coşku hareketleri yapardı, kendi varlığından öteye geçerdi ve buna sema denirdi. Ama şimdiki sema öyle değil. Ramazanda otellerde verilen iftar yemeklerinde, içki şişelerinin olduğu yerlerde Mevlana’dan haberi olmayan bir yoksula para karşılığı Tennure ve Mevlevi külahı giydirip ortada döndürüyorlar. Orada bunun ne anlamı var anlaşılmıyor. Veya yine içkili düğünlerde birazda işin içine dini sos katalım diye ortada bir sema yaptırıldığını görüyoruz. Bu gösterilerin hiç bir anlamı yok. 

‘GÜNÜMÜZ MEVLEVİLİĞİNDE MEVLANAYLA İLGİSİ OLMAYAN OLGULAR VAR’ 

Prof.Dr.Hatemi: Mevlana’yı iyi tanımak gerek. Şem-i Tebrizi ilahi sevgiyi Mevlana’da uyandırdı diyoruz. Daha doğrusu bu sevgi zaten vardı ama bilme yönü daha ağırdı. Şems, Yaşamada ve marifette Mevlana’nın uyanmasına, bilhassa coşkulu bir şekilde uyanmasına sebep oldu. Mevlana ve Şems’e yönelik son zamanlarda uydurma komplo teorileri ve abuk sabuk romanlar yazılıyor. Onları tanımadan, felsefelerini bilmeden sözde biyografik romanlar yazılıyor ve bence bunlara pek itibar edilmemeli. Dinin özü sevgidir ve Mevlana’nın bütün özü ve sözü budur. İlahi sevgi, Peygamber ve ehlibeyt sevgisi olmadan olmaz. Mevlana ve Şems’in felsefesi ilahi sevgidir. Bu sevginin sadece bilinmesi yeterli değil, bunu tam anlamıyla yaşamak gerek. Bugün ki İslam’dan çoğu kişi yanlış şeyler anlıyor. Bir İslam tarikatı olan Mevleviliğin de durumu aynıdır maalesef. Günümüz Mevleviliğinde, Mevlana’yla alakası olmayan, anlaşılmayan, tam anlamıyla yaşanmayan ve sadece taklit yoluyla yapılan birçok yanlış olgu bulunuyor.

 

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi İletim Gazetesi

 

 

Please reload

Savash Porgham
Sosyal Medyadan Takip Edin
  • YouTube Social  Icon
  • Facebook Basic Black
  • Twitter Basic Black
  • Google+ Basic Black
Please reload