Akademik(!) Usulsüzlükler II

15/09/2013

 

Akademik Usulsüzlükler yazı dizimin ikinci bölümüyle tekrar karşınızdayım. Serinin ilk yazısı "Akademik(!) Usulsüzlükler I"de akademiyada süre gelen bir kaç usul ihlali ve keyfiliğe örneklerle dikkat çekmiş, yazılı olmayan "Akademik Teamüller"i sorgulamış ve hukuksuzluklara uydurulan kılıfları özetle açıklamaya çalışmıştım. Bu yazımın Londra Açık Gazete'de yayınladığı dönemde uzun süre en çok okunanlar listesinde birinci sırada olması, gördüğü ilgi ve gelen yorumlar, konunun ne denli önemli olduğunu ve birçok kişinin bu durumlardan muzdarip olduğunu ortaya koydu. Bu bağlamda, serinin devamını kaleme almak da kaçınılmaz oldu.

 

Bir soru silsilesini tekrar sormakta fayda görüyorum: Akademik teamüller nedir, çerçevesi nerede başlayıp nerede bitmelidir, yazılı yasalar ve yönetmelikler mi uygulamada kıstastır yoksa her akademisyenin etik ve kişisel çıkar anlayışına göre değişen akademik teamüller mi?

 

Evet, komplike bir yanıtlar silsilesiyle karşı karşıyayız çünkü bu soruların cevabı kendine akademisyen diyen kişilerin çıkar ve etik anlayışına göre değişkendir. Yani, akademide insanların kanundan yana adalet havariliği sadece kendi paçaları sıkıştığında ortaya çıkıyor. Aksi durumlarda tek bir felsefeleri vardır: "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!"İki yıl boyunca akademinin dekanlık katı ve rektörlük biriminde çalışmış ve dengeleri az çok bilen biri olarak söylüyorum bunları. Bir şeyi vurgulamamda fayda var. Genellemelere her zaman karşı çıkmış biriyim çünkü bahsi geçen konularda herkesin tepkisi ve anlayışı aynı değil, bu bir karakter meselesidir. Akademiyada çok kıymetli/adil yöneticiler, akademisyenler var ve bir şeylerin düzeleceğine ümidimi korumamda çok önemliler. Benim bahsettiğim konuların muhatapları elbet ki her adaletsizlikte başrol oynamayı kendine ilke edinmiş kifayetsiz muhterislerdir. Maalesef her kurumda bu gibi kişilerden en az bir tane her zaman vardır.

 

Kifayetsiz muhterislerin kürsüde kendilerini etik abidesi olarak göstermeleri aklıma hep Özdemir Asaf'ın "Tüm renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler" dizelerini getiriyor. Sütten çıkma ak kaşık iddiasında olanların aslında en kirliler arasında birinci olduğunu bilmek, bunları aktaramamak, kurum içi dengeler yüzünden herkesin her şeyi bildiği halde suskun kalmayı tercih etmesi canımı sıkıyor. Bir gazetecilik okulunda kürsüden bolca beylik laf savuranların bana "Sus, konuşma. İşinin geçerine bak ve kimseye bulaşma. Yoksa seni bitirirler!" demesini zaman zaman kaldırmakta güçlük çektiğim doğrudur. Hoş, yazdığım kitap ve İstanbul Üniversitesi Haber Ajansı Haber Merkezi Sorumlusu olduğum dönemde zimmete para geçirmek gibi çirkin iftiralarla hakkında iki soruşturma açılmış bir gazeteciyim. İkisinden de aklandım ancak internette hakkımda bolca iftiraya denk gelmek hala mümkün. Gerisi teferruattır.

 

Dedim ya, her kurumda var bu kifayetsiz muhterislerden. İlk örneği kendi alanım dışından, bir tıp fakültesinden vereceğim. Sizleri bir Akademik Kurul toplantısına götürmek, 27 yıllık akademisyen ve 15 yıllık tanınmış bir öğretim üyesinin başından geçen mobbing olayını aktarmak istiyorum. Bir Anabilim Dalı başkanının keyfilikte nirvanaya ulaştığını göreceksiniz.

 

Temmuz 2009 tarihli 27292 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 2009/15153 karar sayılı Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği’ne göre, Tez Danışmanı atamak Anabilim Dalı Başkanının sorumluluğunda olup, belirli zamanlarda ve kayıtlı yazışmalarla, dengeli bir dağıtımla yapılması gerekmektedir. Ancak yönetmelikler bir şekilde hep kağıt üstünde geçerli kalıyor ve tek kriter "Canım nasıl isterse öyle yaparım" olabiliyor. Kifayetsiz muhterisler, idari görevlerini kendilerine sunulmuş bir ilahi paye olarak görüyorlar ve kanunen gerekeni değil, canlarının istediğini yapabiliyorlar.

 

Gelelim Akademik Kurul toplantısının devamına... 27 yıllık akademisyen ve 15 yıllık öğretim üyesi olan hoca, en doğal hakkı olan tez danışmanlığını resmi olarak talep ediyor. Anabilim Dalı başkanı, tüm kurul üyeleri önünde öğretim üyesine yüksek sesle hakaret ediyor ve "Sen bu kürsüye hiç bir şey vermedin, hiç bir şey alamayacaksın. Sana mama yok!" ifadelerini kullanıyor. Anabilim Dalı başkanı, yetkisi dışına çıkarak, kurulda oylama bile yapmayarak talebi reddediyor. Böylelikle tez danışmanlığı vermediği öğretim üyesinin profesörlük kadrosu alabilmesinin de önüne geçmiş oluyor! İşte size keyfiliğin, akademik egonun, yönetmelik tanımamazlığın, husumetin ve görevi kötüye kullanmanın nirvanası! Böylesi insanlara içimden şunu söylemek geçiyor: “Size mama yok! Elbet ki tekeriniz kalacak tümsekte.”

 

Akademiyada bel altı dedikodular yaymak birileinin en çok başvurduğu yoldur. Üzüm yiyemeyeceğini bilen kifayetsiz muhterisler, kendi sakat zihniyetlerinin üstünü örtmek için direkt bağcıyı dövme yoluna giderler. Müfterilik, akademinin kapalı kapılar ardında yapılan çay kahve muhabbetlerinin ana gündem maddesidir. Örneğin; bir kifayetsiz muhteris, başarısından dolayı uyku uyuyamadığı bir meslektaşı hakkında, ya da kendi usulsüzlükleri ve keyfiliklerini belgelerle ortaya koyan biri hakkında akıl almaz senaryolar üretir. Hizbullahçılık, IŞİD'çilik, cemaatçilik, teröristlik, ajanlık, uygunsuz ilişkiler yaşamak, hackerlık, namussuzluk, hırsızlık ve büyücülük suçlamaları bu minvalde ilk aklıma gelenler… Bunca sıfatın tek bir kişi için kurgulanıyor olması da ayrı bir acayiplik ve gerçekten de profesörlük titri gerektiriyor!

 

Peki, bu iddia sahiplerinin kendilerinin durumu nedir dersiniz? İftira atmak konusunda ünlenmiş, hiç dostları olmayan, Bizans entrikalarıyla asistanları ve meslektaşlarının namusunu kirletmiş, okuldan atılmaları için oy kullanmış, akademik jürilerdeki üyelere bir adaya haksız yere ret oyu vermeleri için baskı yapmış, komisyon raporlarını değiştirmiş, meslektaşlarının hak ettiği kadroları alamamaları için telefon kulisleri yapmış, dosyalarını kaybettirmiş, yeteri kadar İngilizce bilmediği halde yanlış çevirilerle eserler basmış, "öğrenci ne anlar" deyip onlara yanlış bilgiler aktardığını yakın(!) meslektaşlarına bizzat itiraf etmiş, kız oğrencilerle aynı lavaboyu paylaşmayı kendine hakaret olarak görüp onları lavaboya kilitlemiş, objektif meslektaşları tarafından "Mahallenin Delisi" olarak ünlenmiş kişilerdir. Yani bu kişiler hakkında yorum yapmak sadece lafı güzaftır ve söylemlerine itibar etmek bir garabettir.

 

Bir de ekonomik yolsuzluklar yapan, kamu malını zimmetine geçirenler, kuruma alınan ürünleri tek bir kalem olarak usulsüz biçimde faturalandıranlar var ki onların durumunu serinin üçüncü yazısında kaleme alacağım. Özetle aktarmak gerekirse; kurumların dışarıdan herhangi bir yerle yaptıkları eğitim, seminer vs. gibi anlaşmalarda aldıkları paraların bir bölümü devletin döner sermayesine aktarılmalıdır. Ancak birileri uydurdukları kılıflarla bu paraları devletin kasası yerine kendi zimmetlerine geçirmiş, üstelik daire bile almışlardır. Birkaç konuyu özetle aktarmaya çalıştım ve serinin devamında artık isim ve belgelerle paylaşacağım farklı detaylar olacak. İşte tas, işte hamam! Takdir sizin...

 

VivaHiba- 13.09.2014

 

 

Please reload

Savash Porgham
Sosyal Medyadan Takip Edin
  • YouTube Social  Icon
  • Facebook Basic Black
  • Twitter Basic Black
  • Google+ Basic Black
Please reload