Türk Sinemasının 100. Yılında Kamilet: Artvin’den Bir Dağ Belgeselinin Hikayesi

09/05/2014

Artvin’in Arhavi ilçesinde bulunan doğa harikası Kamilet Vadisi, bölgede yapılacak olan Taşlıkaya HES projesi kapsamında uzun süre gündemi meşgul etti. Bölge halkı yaşam alanları ve ekolojik sistemin tahribatını protesto ederek sesini duyurmaya çalıştı. 1999 yılında Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), Kamilet Vadisini, Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik bakımından en değerli ve acil olarak korunması gereken 100 orman alanı arasındaki bölgelerden biri olarak ilan etti. Ancak buna rağmen rant çevreleri elini bu doğa harikasından çekmiş değil.

 

Kamilet Vadisi belgesellere konu olacak nitelikte, muhteşem bir ekosistem, şelale ve kanyonlara sahip. 2013 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğretim üyesi, değerli hocam Yrd.Doç.Dr. İlkay Nişancı’nın yönetmenliğinde, ilk kez vadiye kamera girdi. Profesyonel bir sistem üzerinden ilk kez vadinin kaydı yapıldı ve Kamilet belgeseli böyle ortaya çıktı. Vadide çekilen ilk belgesel film niteliğini de taşıyan eserde, her kademede tamamen İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri çalıştı.

 

Öğrencilerinin emeğini içinde barındıran Kamilet belgeseli, 1960’lı yıllardan buyana düzenlenen, dünyanın ilk dağ filmleri festivali TRENTO’ya da kabul edilerek prestijini de kanıtladı. Bu bağlamda, Artvin’in HES sorununa da bir ses vermiş oldu.

Kendisi de aslen Artvin Arhavanili olan Yrd.Doç.Dr İlkay Nişancı, İÜ İletişim Fakültesi’nde öğrencilerine bir şeyler katmak için elinden geleni yapan ender hocalardan biridir. Ben de kendisiyle daha önce çalışma fırsatı yakalamıştım ve ilk görüntülü röportajımda kameranın arkasında İlkay hocam bulunuyordu. Ela grubunun solo gitaristi de olan Yrd.Doç.Dr İlkay Nişancı, müzisyen kimliğiyle de pek çok akademisyenden farklı bir portre çiziyor.

 

Kamilet belgeselinin yönetmeni olan Yrd.Doç.Dr. İlkay Nişancı hocama çalıştığı stüdyoda başta eseri olmak üzere pek çok konuda sorular sorma şansım oldu. Gelin Türk sinemasının 100.yılında belgeselciliği bir de O’nun perspektifinden anlamaya çalışalım.

 

 

 

                                                                                                

 

-Kamilet nasıl ortaya çıktı? Çekim sürecinden biraz bahseder misiniz?

 

İlkay Nişancı: 2005 yılında Artvin’in Arhavi ilçesinde, uzun metrajlı “Bir Yudum Bekleyiş” belgeselini yapmıştık. Ben de aslen Arhaviliyim. O dönemde dedemlerin kapı komşusu olan İlyas Ağabey bize “Mençuna Şelalesini de çekin” teklifinde bulundu. Orada bir de köy vardı. Bizim planlarımızda yoktu ancak çok fazla ısrar edilince oraya çekime gittik ve maceralı anlar yaşadık. Kamilet Vadisindeki Mençuna Şelalesi bölgesini o dönemde pek kimse bilmiyordu. Yol yoktu orada ancak muhteşem bir doğa harikası bulduk karşımızda. Şansımıza bir de sel ile karşılaştık. Bu, çok az rastlanan bir durumdu ve köylülerin demesine göre National Geographic ve Discovery Channell ekiplerinin şelalenin bu durumunu görüntüleyebilmek için bir ay bekliyordu. Yani, doğa bize tabiri caizse bir kıyak yapmıştı. Mençuna Şelalesinden çok etkilendik. Zaten şelale filmde de çok güzel bir yerde durdu ve izleyicileri etkiliyor.

 

İlyas Ağbey Kamilet Vadisi üzerine bizlere inanılmaz şeyler anlattı. Selden dolayı 4 saatlik bir yolculuğumuz oldu ve bu esnada çok güzel hikayeler dinledik vadiye dair. Fakat o dönemki şartlar ve yoğunluktan dolayı Kamilet Vadisinin güzellikleriyle ilgili belgesel çalışmalarını erteledik. Maalesef daha sonra vahim bir kaza sonucunda İlyas Ağabeyi kaybettik. İlyas Ağabey, gerçekten eşi benzeri olmayan, çok tecrübeli bir doğa insanıydı. O dönemde “Gecikiyorsun, erteliyorsun ve kaybediyorsun” diye kendi kendime çok hayıflanmıştım. 2013 yılında bölgede Hidroelektrik Santral(HES) yapılacağını da duyunca, Arhavili de olduğumdan, memleketime faydalı olacağından belgesel projesinin hızla yapılması gerektiğini düşündüm. Bu sefer fazlasıyla hazırlıksızdık çünkü İlyas Ağabeyi yitirmiştik ve bölgeye dair nasıl bir yöntem uygulayacağımızı bilmiyorduk. Bu esnada İlyas Ağabeyin oğlu Erkan’la tanıştık. Kendisi babasından çok şey öğrenen ve bizim ekiple çabuk kaynaşan bir gençti. Onunla sohbetlerimiz oldu ve HES’i gözlemleme şansı yakaladım. Elbette ki vadi çok değişmişti. Sonra, oranın ünlü Şahinkaya balının dağdan nasıl indirildiği ve HES’le ilişkisi üzerine Kamilet belgeselinin çalışmalarına başladık ve delice bir macera bizim için başlamış oldu.

 

 

-Kamilet Vadisi üzerine çalışmanızın lansmanını “Bir Dağ Belgeseli” üzerinden yaptınız ve Dağ Filmleri Festivaline gönderdiniz. Neden dağ?

 

İlkay Nişancı: Sinema alanındaki dijital gelişmelerle birlikte, çok fazla üretim söz konusu. Günümüzde festivallerde tematik bölünme de var ve bu da mantıklı bir anlayış. Bu durumu fark ettikten sonra, daha spesifik festivallere yönelmeye başladım ve ilk hedefim de TRENTO Film Festivaliydi. Dünyanın ilk dağ filmleri festivaliydi ve 1950’lerden buyana düzenleniyor. TRENTO, referans alınan bir festivaldir ve bizim Kamilet belgeselimizin burada yer alması çok önemli. Bu bağlamda, çalışmalarımızı çevre ve dağ filmleri festivalleri üzerine yoğunlaştırdık. Genel film festivallerine katıldığınızda, filminiz çok iyi olsa bile çeşitli sebeplerden dolayı dikkat çekmeyebiliyor. Spesifik alanlara yönelişimiz biraz da bundan dolayıdır.

 

-Kamilet belgeselini tamamen öğrencilerinizden oluşan bir ekiple çektiniz. Çekim esnasında onlarla neler yaşadınız?

 

İlkay Nişancı: İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden, üst sınıflara gelmiş ve yakinen tanıdıklarımdan ekibime dahil ettiklerim hep olur. Ancak ilk kez bir projemde tamamen öğrencilerden oluşan bir ekip kurdum. Üniversitemiz prodüksiyon ve postprodüksiyon anlamında ciddi bir yatırım yaptı. Bu bağlamda dışarıya bir bağılığımız kalmadı. Teknik ekipmanı kullanabilecek kişiler de çok önemlidir ve biz üniversitemizde böylesi nitelikli gençler yetiştirmeyi başardığımızdan pek sorun yaşamadık. Bir bölgenin insanlarının özel alanlarına girerek yaptığınız çalışmalarda, bir insanın teknik altyapısı kadar karakteri ve davranış biçimi de çok önemlidir. Karadeniz’de yaptık çalışmalarımızı ve öğrencilerin Anadolu kültürüne olan yatkınlıkları çok önemliydi. Bu bağlamda onlara güvendim. Tabi bir de işin fiziksel dayanıklılık noktası var. Özellikle sert dağ koşullarındaki çekimlerde öğrenciler çok zorlandılar. Arıların olduğu bir yerde herhangi bir koruyucu giysi giymeden çalıştık. İkinci günümüzde bir arkadaşımız ciddi bir kaza atlattı ve ben programı değiştirip daha erken dönmek durumunda kaldım. Fiziksel olarak da ekibi hazırlamak ve egzersiz yapmanın ne kadar önemli olduğunu sert dağ koşullarında anladım.

 

 

-Bugün sinema öğrencilerinin emekleriyle çekilen bir belgeselin uluslararası bir mecrada karşılık bulması, onların gelecekte Türk sinemasına yapacakları katkı açısından nasıl bir önem arz ediyor?

 

İlkay Nişancı: “Neden sen üniversitedesin?” sorusuyla sıkça karşılaşırım. Ben, bu ülkenin sinema ve belgeselciliğinin burada, iletişim fakültelerinde yetiştirdiğimiz gençlerle değişebileceğine inanıyorum. Belki bir kelebek etkisi, beklide çok daha büyük etkileri olacak bu gençlerin. Eğer benim öğrenciyken böylesi bir belgesel çalışması içinde bulunma fırsatım olsaydı, bugün bulunduğum noktadan çok daha öte yerlerde olabilirdim. Öğrenciler için böylesi çalışmaların bir parçası olmak büyük bir avantaj ve bunu çok iyi değerlendirmeliler. Bu tecrübeleri edinmek çok önemlidir. Örneğin; Fırat Tanış’ın son filmi Karınca Kapanı’nı kurgulayan Onur Doğan, benim öğrencimdi. Bana bir teşekkür mektubu yazmıştı ve bu benim gurur duymam ve mutlu olmam için yeterlidir. İletişim fakültelerinden mezun olan ve tutkuyla işlerine bağlı olanlar elbet ki önemli noktalara ulaşacaklar. Hem bağımsız sinema yapabilmek, hem de bu yolda birilerini yetiştirip katkı sunmak beni mutlu ediyor. Elimden geldiği ölçüde öğrencilerimin sadece teknik eleman değil de yaratıcı olmalarına çaba gösteriyorum.

 

 

-Türkiye’de belgeselciliğin başladığı günden, bugün Türk sinemasının 100. yılına ulaştığımız döneme kadar nasıl bir değişim ve gelişim seyri söz konusu sizce?

 

İlkay Nişancı: İstanbul Üniversitesinin bünyesinde 1960’larda kurulan bir film merkezi var. Türkiye’nin ilk belgesellerini İÜ çekmiştir aslında. Biz bu misyonu benimseyerek tekrar çalışmalar yapma gayreti içerisindeyiz. İlk dönemlerde Almanya’dan ekipler gelerek İÜ film merkezinde eğitimler verdiler. 16 ve 35 milimetrelerle inanılmaz ve değişik anlatımları siyah beyaz olarak denemişler. Ses kurgusu bağlamında da bu merkezde alternatif yaklaşımları görmek mümkün. Bazen şaşırarak, özenerek bakıyorum. Belgeselcilik alanının tarihsel sürecinde çok noktadan söz edilebilir ama Türkiye’de belgeselciliğin standartlara oturmuş biçiminden sıyrılmayı başarmış çok az çalışma var. Beni en çok etkileyen yapıt Ertuğrul Karslıoğlu’un Keçenin Teri çalışmasıdır. Bu şaheseri izlediğimde “Belgesel başka bir şey de olabiliyor” fikri almıştı beni. Türkiye’de alternatif belgeselcilik anlayışını ortaya koyan festivaller olsa da, genelde amatör bir bakış eğilimi söz konusu. Festivaller belgesellere ikinci sınıf vatandaş olarak bakıyor. Türkiye’de yabancı belgesel kanallarına ilgi çok fazladır ancak belgesel izletmek televizyonlara bir ceza olarak uygulanabiliyor. Demek ki insanlar yerli belgeselleri izlemekten sıkılmışlar ki bir ceza olarak görülebiliyor. Belgeseller yıllar geçtikçe değerlenecek şeylerdir ve Türkiye’de belgesel hiçbir zaman ölmeyecek. Türkiye’deki belgeselcilik ekolü henüz oturmuş değil ve sanırım içinde olduğumuz yıllarda bu ekol şekillenecek.

 

 

 

-Sinema teknolojilerinin gelişimi, bir yönetmenin doğaçlama yeteneği ve yaratıcılığını nasıl etkiliyor sizce?

 

İlkay Nişancı: Bu konuyu çift yönlü değerlendirmek gerekiyor. Aslında olay kişi de bitiyor. Teknolojinin yönetmenin yaratıcılığını olumsuz etkilediğini düşünmek yanlış olur çünkü teknoloji sayesinde hayal edemeyeceğimiz şeyleri çekmeye başladık. Cihazlar küçüldü, hasar durumları azaldı, ekonomik olarak ekipmana ulaşmak daha kolay hale geldi ve bunlar zarar veren şeyler değil. Ancak konunun diğer bir yönü daha var. Kendini yeterince geliştirmemiş kişiler de teknoloji sayesinde bir şeyler çekmeye başladılar. Eskiden bu işi layıkıyla yapabilenler bir şeyler çekiyordu ancak şimdi herkes çekiyor. Buradaki ayrımı yapmak zor çünkü teknoloji kullanılarak yapılan farklı numaralar sizi yapıtın niteliğinden uzaklaştırabiliyor. Biçimden içerik yaratmak gibi bir hataya düşmemek gerekiyor. Biçimin bizim ufkumuzu genişlettiği doğru ancak önce içeriği belirleyip daha sonra teknolojiye yönelmek gerekiyor. Özetle, iyi ekipman var diye filmin de iyi olacağını düşünmek hatalı bir yaklaşımdır. Bir yapıtı ileri teknoloji ürünü ekipmanlar değil, o aletleri kullananlar yaratır.

 

 

-Bir belgeselin ideolojisi var mıdır? İdeolojinin belgeselcilik üzerindeki etkisi nedir?

 

İlkay Nişancı: Tarkovsky, “Kişisel algıların prizması” kavramından bahseder. Biz hayatı görürüz ve bunların tümü bizim kişisel algı prizmamızda kırılarak filme yansır. Bir insanın yetişmesinden kaynaklı bir görüşü, söylemi ya da ideolojisi kesinlikle vardır. Gördüğümüz bir şeyi ideolojimiz ve birikimimizin içinden geçirmeden sunamayız. Bir belgeselin nesnel olduğunu söylemek çok büyük bir yanılgıdır. En başından beri öznel bir çalışmadır çünkü siz bir kadraj kuruyorsunuz. Neyi çekip, neyi çekmeyeceğinize karar verip, postprodüksiyon kendi görüşünüze göre kurguluyorsunuz. Etik değerleri düşünebiliriz ancak belgeselcilikte nesnellik kesinlikle olmaz. Belgesel yaparken bir şeyleri görüyorsunuz, öte yandan bir şeyleri görmüyorsunuz. Kurgu ve montaj yaparken hangi görüntünün kesilip hangisinin kullanılacağına kendi bakış açınıza göre karar veriyorsunuz. Sanatsal kaygılar ve filmi bir tema altında toplamak öznel durumlardır. Ancak burada yayıncı kuruluşların da farklı kaygılarla yapabileceği sansürleri de gözardı etmemek gerekiyor.

 

 

 

 

-Son olarak, kendi şehrinizdeki muhteşem bir doğa harikası vadide hidroelektrik santralı kurulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İlkay Nişancı: Açık söylemem gerekirse, bu duruma aşırı sinirleniyorum ve bu siniri zaptetmeye çalışıyorum. Orada insanları da bölünmüş durumda çünkü bütün şehir karşı durursa kimse oraya HES yapamaz. İnsanların bazı ekonomik çıkarları uğruna böylesi bir şeyi görmezden gelmesine akıl erdiremiyorum. Bugün o bölgede HES yapımına sessiz kalanların torunları, 100 yıl sonra onları hiç de iyi sözlerle anmayacaklar, bundan eminim. Kamilet Vadisinde en az olan şey insandır. Oranın ekosisteminde olan her canlının hakkını gasp ediyorlar. HES’lere ihtiyaç yokken bunların yapılması asıl can sıkan nokta. Çünkü Türkiye’nin elektrik altyapısı gözden geçirilirse yüzde 30’luk bir tasarruf olacak. Yani bu duruma iyi niyetli bakmanın imkanı yok. Umarım Kamilet bu mücadeleyi kazanacaktır. Bu durum bir insanın boğazını kesip öldürmekten farklı bir şey değil. Umarım bu yanlışlıktan gelecekte pişman olmadan dönülür.

 

 

 

VivaHiba

 

 

 

 

 

Please reload

Savash Porgham
Sosyal Medyadan Takip Edin
  • YouTube Social  Icon
  • Facebook Basic Black
  • Twitter Basic Black
  • Google+ Basic Black
Please reload