Oyuncu Şebnem Sönmez: çArşı’nın silahı benim!

16/09/2014

Şapkamızı önümüze koyup düşünelim. Sokaktan gelen, onurlu bir standartta yaşayan bireyler olarak, nasıl bir sanatçı profili bize hitap eder? Sırça köşklerinde bizlere yukarıdan bakmayı ilke edinmiş, kendini ulaşılmaz olarak görenler mi, yoksa birlikte Kadıköy’de ince belliden çay içip, gözlerinin içine bakarak konuşabildiklerimiz mi yüreğimize dokunabilir? Onlarca korumayla sokağa çıkmaktan haz duyanlara mı sanatçı deriz, yoksa birlikte omuz omuza durabildiğimiz, tıpkı bizim gibi olan, bizim gibi yaşayan, sıfır egoyla bizimle aynı aşa kaşık atabilenlere mi?

Benim naçizane sanatçı anlayışım dirsek temasında oturabildiğim, konuşabildiğim, soru sorabildiğim, samimi cevaplar alabildiklerimden ibarettir. Bu tariften daha fazlasını içinde barındıran sanatçıların başında geliyor bence kıymetli Şebnem Sönmez… Kendisi bugüne değin onlarca tiyatro oyunu, sinema filmi ve dizide rol aldı, iki kez de Afife Ödülü'ne layık görüldü. Ancak O’nu Gezi sürecinde ortaya koyduğu tavırla daha da çok tanıdık ve sevdik. Gezi sürecinde parkta bir gazeteci olarak görev yapmaya çalıştığım ilk günlerde aktivist tavrı ve duruşunu izlemiştim. Şebnem Sönmez’i sadece Gezi direnişinde değil, daha önce de pek çok alanda gördük. Kendisi bu konuda şunları söylüyor:

“Bizler daha önce hiç meydanlara çıkmamış insanlar değildik. Kendi mesleğimiz, başka meslekler ve bütün haksızlıklar için elimizden geldiğince yazdık, çizdik, söyledik, yürüdük, basın açıklamaları yaptık, imza verdik. Ama Gezi’de biz diğerleriyle canımızla cebelleştik. Tam anlamıyla olay budur. Sadece şuan ki iktidara karşı değil, daha önceki iktidarların yanlışlarına karşı da hep tepkimizi ortaya koyduk.” 

Gezi Parkı olayları sonrasında en çok iftiraya uğrayan, yaftalanan, hedef gösterilen sanatçıların başında geliyor Şebnem Sönmez. Peki, Gezi’de pek çok sanatçı ve aydın meydanda olmasına rağmen,neden Mehmet Ali Alabora, Şebnem Sönmez, Barış Atay ve Levent Üzümcü gibi sanatçılar ekstra bir baskı altına alındılar? Şebnem Sönmez, bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Orada görünürlüğümüzün etkisiyle bağlantılı olarak halkın bilgisi çok arttı. Fazlasıyla artan bu bilinçten dolayı ertesi gün parka tahmin ve hayal edemeyeceğimiz kadar insan geldi. Bu halk hareketinde tanınan, sevilen, inanılan ve güvenilen arkadaşlarımın payı büyük. Ben de sadece onlardan biriyim. Ben, Mehmet Ali Alabora, Levent Üzümcü, Barış Atay ve diğer arkadaşlarım özel birileri değiliz. Biz zaten hep böyle çocuklardık.”

Şebnem Sönmez’e Oyuncular Sendikası’nda dört yıl birlikte çalıştığı ve bugün kendisine bir nevi insafsız sürgünün reva görüldüğü Mehmet Ali Alabora’yı sordum. “Neden böyle oldu?” dedim ve şu yanıtı aldım:

“Tek cümlelik bir tweetle, üstelik içinde gerçek ve saf bir niyeti barındıran bir cümleyle bu kadar tehlikeli bulunması çok enteresandır. Bana sorarsanız, Mehmet Ali’den(Alabora) özellikle korktuklarını düşünüyorum. Mehmet Ali, son derece düzgün bir genç adamdır. Onu 10 yaşından buyana tanırım. Haydi tanımıyor olayım. Tertemiz bir hayatı olan, hiçbir skandala karışmamış, akademisyen, kendi mesleğinin örgütünü kurmuş bir genç adam, dersini iyi çalışan ve bunu yapmadan dışarı adımını atmayacak kadar edepli biridir.”

Beşiktaş Çarşı’lı olan Şebnem Sönmez’i bulunca Çarşı Gurubunu sormamak olmazdı. Kendisi çArşı’ya dair şu ifadelerin altını çiziyor:


“Eğer çArşı silahlı bir örgüt kurmuşsa, çArşı’nın silahı benim. Ayrıca çArşı, benim bugün canımı borçlu olduğum bir guruptur. Eğer Gezi’de çArşı olmasaydı ben şu an yaşamıyor olurdum. çArşı hepimizi korudu Gezi’de ve bizim onlara can borcumuz var. Böylesi muhteşem bir gurup olarak bizleri korudukları için can kayıpları, yaralanmalar ve organ kayıpları yaşadılar. Ya çArşı olmasaydı?”

Kıymetli oyuncu Şebnem Sönmez’le Kadıköy’de ince belli çay eşliğinde çok keyifli bir söyleşi yaptık. Kendisine sanatçılık kavramından Gezi sürecine, sinema ve televizyonda sansürden sanat özgürlüğüne, devlet-sanatçı ilişkisinden siyasal iktidarın etkinliklerine katılmaya, aktif siyasete bakışından dizi sektörünün ve oyuncuların problemlerine varıncaya kadar pek çok konuda sorular yönelttim. Bazen gözleri dolarak, bazen gülerek, bazen de tepkiyle, çok samimi yanıtlar verdi. Söyleşi öyle keyifliydi ki fotoğraf çekmeyi bile unutuverdim. Gerisini kıymetli Şebnem Sönmez’den görelim…

 

 





-Günümüz Türkiye'sinde içi en çok boşaltılan olgulardan biri santçılık... Size göre sanatçı kimdir?

- Ben kendimi sanatçı diye hiç tanımlamadım. Zaten oyuncular genellikle kendilerini sanatçı olarak tanımlamazlar. Tanımlayanlar da vardır, buna itirazım yok ancak bana göre biz tiyatro sanatının emekçileri ve oyuncularıyız. Sanatı kim tanımlayabilmiş ki ben anlatabileyim? Ama öğrencilerimizle konuştuğumuz zaman sanatçının en çok hoşumuza giden ve kapsayan hali, üstün hayal kurabilme yetisi olan ve bu hayali insanların en güzel dünyayı kurabilmesi için gerçekleyebilenler olarak söylerim. Bunu düşünmeyi severim.

-Türkiye’de siyasal iktidar kendisinden yana tavır takınmayan sanatçıları ötekileştiriyor, meydanlarda hedef gösteriyor, hatta sürgüne mahkum ediyor. Gezi direnişinden sonra başta kıymetli Mehmet Ali Alabora olmak üzere, siz de hedef gösterilen oyuncular arasındaydınız. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

- Sanatın çok üstün bir etkileyebilme gücü var. Sanat, gerçeklik yaratarak gerçeği etkiler aslında. Oyuncuların insanlar üzerinde imaj ve görünürlülüklerinden dolayı güçlü etkileri var. Oyuncular farkında olmadan birçok hayat değiştirebilirler, amaç bu olsun ya da olmasın. Bir izleyici bizleri herhangi bir oyun ya da sahnede izledikten sonra evine gider ve hayatı değişir. Bizim haberimiz olmaz ama onun haberi olur. Bir yazarın eserindeki küçük bir pasaj, bir söz okuyucuyu etkiler ve hayatında bambaşka kapılar açar. Yani sanatın dolaylı, görünmez ve çok yüksek bir gücü vardır. Gezi sürecinden başlatılacak olursak bizlere neden böylesi bir baskı yapıldığı ortadadır. Bizler daha önce hiç meydanlara çıkmamış insanlar değildik. Kendi mesleğimiz, başka meslekler ve bütün haksızlıklar için elimizden geldiğince yazdık, çizdik, söyledik, yürüdük, basın açıklamaları yaptık, imza verdik. Ama Gezi’de biz diğerleriyle canımızla cebelleştik. Tam anlamıyla olay budur. Orada görünürlüğümüzün etkisiyle bağlantılı olarak halkın bilgisi çok arttı. Fazlasıyla artan bu bilinçten dolayı ertesi gün parka tahmin ve hayal edemeyeceğimiz kadar insan geldi. Bu halk hareketinde tanınan, sevilen, inanılan ve güvenilen arkadaşlarımın payı büyük. Ben de sadece onlardan biriyim. Ben, Mehmet Ali Alabora, Levent Üzümcü, Barış Atay ve diğer arkadaşlarım özel birileri değiliz. Biz zaten hep böyle çocuklardık.

İnsanlar bizi farklı isimler ve rollerde görmüşlerdi ama Gezi’de bizleri çırılçıplak kendi halimizle görünce daha fazla sevip inandılar. Orada genç arkadaşlarımızın yanında olduğumuzu, gerçekten ağaçları dert ettiğimizi, İstanbul’un merkezindeki son toprak parçasını gerçekten savunduğumuzu görüp inandılar. Bu da artarak yükselen ve durdurulamaz bir güç yarattı. Dolayısıyla bizlerin cezalandırılması, olumsuz olarak yaftalanması, yakışıksız hakaretlerle hedef haline getirilmesi, karalanması ve iftira atılması tamamen bizleri sindirmek ve insanların Gezi’ye gelmesini engellemek içindi. Ama bizler durmadık çünkü inandığımız her şey için oradaydık. Daha önce de böyleydik, Gezi’de de böyle olacaktık elbette. Yani bizler birdenbire bir yolun ortasında aniden belirmedik. Sonradan olanlar da bundan dolayıydı çünkü bizim kafamız kesilirse, bize benzeyenler ve bizim gibi düşünenlerin de ayağı Gezi’den kesilecekti. Bu konuda yanıldılar ve yanılacaklar da…

-Gezi sürecinde pek çok sanatçı ve aydın meydandaydı ancak süreç sonrası siz, Mehmet Ali Alabora, Barış Atay ve Levent Üzümcü gibi isimler üzerinde diğerlerine nazaran ekstra bir iktidar baskısı oluştu. Neden böyle oldu sizce?

- Özellikle Mehmet Ali Alabora’ya baktığımda doğru düşündüğünüzü söyleyebilirim. Tek cümlelik bir tweetle, üstelik içinde gerçek ve saf bir niyeti barındıran bir cümleyle bu kadar tehlikeli bulunması çok enteresandır. Çok da ilgimi çekti. Eminim onun da ilgisini çekmiştir. Bunu özellikle oturup konuşmadık Mehmet Ali’yle(Alabora). Bunu bilmenizi isterim, böyle olmadığı düşünülebilir ancak özellikle oturup konuşmadık çünkü konuşulacak bir şey yoktu, anlaşılmaz bir şey vardı. Bana sorarsanız, Mehmet Ali’den(Alabora) özellikle korktuklarını düşünüyorum. Mehmet Ali, son derece düzgün bir genç adamdır. Onu 10 yaşından buyana tanırım. Haydi tanımıyor olayım. Tertemiz bir hayatı olan, hiçbir skandala karışmamış, akademisyen, kendi mesleğinin örgütünü kurmuş bir genç adam, dersini iyi çalışan ve bunu yapmadan dışarı adımını atmayacak kadar edepli biridir. Dersini çalıştığı zaman da ders verecek kadar iyi çalışmış biridir. Nitelikleri zaten bizim Oyuncular Sendikası’nın birinci genel başkanı olmasının sebebidir. Bizleri ileriye götürmesi kendi özelliğindendir. 

Siyasi iktidar acaba Mehmet Ali Alaboray’ı “Yeni bir lider olacak” paranoyasıyla mı gördü diye düşünüyorum. Bu olası ve böyle düşünmüş olabilirler. Öyle olabilseydi bile-ki değil- ne ben ne de Mehmet Ali’nin aktif siyasete girip parti üyesi olmak gibi bir düşüncemiz asla olmadı. Fakat Mehmet Ali’nin donanımı, siyasi, tarihi, mesleki beceresi son derece net ve etkileyiciydi. Mehmet Ali, fiziksel olarak da çarpıcı, çekici ve ışığı yüksek olan biridir. Tertemiz, göze batan, iyi, doğru ve pek çok niteliği taşıyabilen bir genç adamdır. Bu niteliklerle Gezi direnişinin lideri olarak görünmüş ve hedef haline getirilmiş olabilir diye düşünüyorum.

Diğerlerimiz için de bir tehdit unsuru olduğumuzu düşündüklerinden eminim. Neden Şebnem Sönmez denen bir oyuncunun tehlikeli olduğunu birlikte düşünelim. Oyuncusunuz ve oynadıklarınızı biri beğenir ya da beğenmez. Kumanda ellerindedir, severlerse izlerle, sevmezlerse de değiştirip başka bir kanalı izlerler. Fakat gördüğüm kadarıyla bizler çok sevilenlerden olmuşuz. Beğeni ayrı bir şey ama sevilmek çok ayrı bir şeydir. Sokakta insanlar “Sizi çok seviyoruz” derler. Hiçbir zaman olumsuzluklar yansımaz ve sevmeyen kendini çeker. Ben izleyicim ile aramdaki kendimi korumak için olan alanı kaldırdım. Çünkü sevildiğimi, korunduğumu ve can olarak kabul edildiğimi gördüm. Ben bir tweet attığımda alana 5 bin kişi geldi. Bu yüzden siyasi iktidar beni tehdit olarak görüyor. Ama ben bu kadar kişi gelecek diye tahmin bile etmiyordum. Bu karşılıklı sevgi kırılabilecek bir şey değildir. Aynı şekilde Barış Atay’ın ne kadar dik durduğunu, özü sözü bir ve saklayacak bir şeyi olmadığını herkes biliyor. Bizler şeffafız ve bu, birileri tarafından kaldırılabilecek bir şey değil. Bizler böyleyiz ve bunu yük olarak görmüyoruz. Sadece yürüyoruz. Eğer doğruluğa, güvenmeye, sevgiye ve adalete doğru attığınız bir adım yoksa, bu adımları atanlardan korkarsınız. Bence büyük özet budur. 

-Sizce bir sanatçı ile devlet arasındaki ilişki nasıl olmalı? Örneğin; sanatçıların siyasal iktidarın etkinliklerine katılması sizin için ne ifade ediyor?

- Gidilebilir. Bir devlet makamı sizi çağırabilir, görüş almak isteyebilir. Nasıl bizler onları oyun ve galalarımıza çağırıyorsak, onlar da bizleri çağırabilir ve ilişki kurulabilir. Burada ilişkinin niteliği, amacı ve sonucu önemli. Bugün benim oyunuma bir başbakan seyirci olarak gelebilir. Artı bir şeref duymam ve sadece seyirci olarak gelmesinden memnun olurum. Ama konumunu kullanarak oradaysa hoşuma gitmez çünkü ben karşımda sadece seyirci görmek istiyorum. Benim performansımı izleyen biri sadece seyircidir ve benim için ekstra bir siyasi niteliği yoktur. Ben bir vatandaşım ve devlet beni tabi ki çağırabilir. Burada problem şu; artık her şeyini çırılçıplak gördüğümüz bir hükümetin kirli ve kanlı oyunlarını biliyorsak, sanatçı ve oyuncuları yanına çağırmaktaki hedefini anlıyorsak gitmemeliyiz. 

-Sizce hedef ne olabilir, sanatçılar kullanılıyorlar mı?

- Hedef tabi ki propaganda. Eğer falanca makama seçilmek için hazırlık yapan biri varsa, o lider iyi bir taramayla bazı kesimlerin oyunu almak için o kesimlerin önde gelenleri fotoğrafına katıyordur. Oradaki sanatçıları görenler daha rahat oy verirler. Sanatçılar siyasi olarak kullanılıyorlar. Beni çağırsalar gitmezdim çünkü bu iktidara güvenmiyorum ve desteklemiyorum. Eğer bir seçim propagandası olmasaydı ve kendime dair hiçbir çıkar sezmeseydim, ülkemizdeki bir soruna dair sanat işçilerinin de görüşü istenseydi, bir vatandaş olarak görev bilir ve giderdim. Yani, mesleğimle ilgili bir sorunu çözmek için profesyonel mesleki görüşümle ancak orada olurdum. İktidarın kültür sanat politikasını bilmiyorum, seziyorum ve beğenmiyorum. İnsanlık ve adalet adına politikalarından muzdarip ve karşıyım. Bundan dolayı o fotoğrafın içinde olmam çünkü onaylamış oluyorum ve beni seven insanları da iktidara oy vermeye yöneltmiş oluyorum.

- Geçtiğimiz günlerde CHP'nin parti meclisine gireceğinize yönelik iddialar ortaya atıldı ancak bunu reddeddiniz. Gezi süreci de düşünüldüğünde, sizice birileri neden şahsınızı aktif siyaset çizgisine çekmek istiyor?

- Aslında bunu onlara sormamız lazım, ben de düşünüyorum. Belki de inanıp güvendikleri içindir çünkü ciddi bir güven kırılması yaşıyoruz. Bundan dolayı da birbirimize inanmaya çok ihtiyaç duyuyoruz. Birilerini siyasetin içine çekmek istiyorlar çünkü güvendiler ve yıkıldılar. İnandıkları şeyler yok oldu ve yeni bir inanç doğması gerekiyor. Biz Gezi’de birbirimize olan ihtiyacımızın ne kadar büyük olduğunu gördük. Birbirimize dayanmaya, sevmeye, güvenmeye, ilgilenmeye, kollamaya, korunmaya ihtiyacımız var. Benim en büyük mottom şudur; “Sevmek benim için korumaktır.” İnsan neyi koruyorsa en çok onu seviyordur. Korumadığınız bir şeyi sevmeniz de imkansızdır. Siyasette pek çok noktada eksin ve yoksun olduğumuzu gördükçe, bazı insanları siyasete çekmek istiyoruz. Birilerine inanmak istiyoruz, bizimle aynı şeyleri dert etmiş birilerinin siyasette sözcümüz olmasını istiyoruz. Ben ve diğer arkadaşlarımın bugünkü aktif siyaset ve parlamenter sistem içinde hiçbir etkimiz olmayacağını biliyorum. Bu sisteme inanmıyor ve güvenmiyorum. Sanatçılar bunu sezdikleri için zaten girmezler. Ben devlete hiçbir zaman güvenmedim. Sadece bugünkü iktidar için geçerli değil. Bundan önceki hükümetlerin yanlışları için de çok şey yaptık. Ben hiçbir şey değilim ama Ghandi’ciyim ve insanın kendini düzeltmeden hiçbir şeyi düzelteceğine inanmıyorum. Recep Tayyip Erdoğan, bana sabretmeyi ve güzel olmayı öğretti. Ona baka baka dilimi güzelleştirdim. Onun sesini duya duya sesimi bal gibi yaptım. Bana çok şey öğretti. 

- Sizce Türkiye'de Sinema ve tiyatroda siyasal sansür var mı? Sanatta sansür olgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Tabi ki var. Bana sorarsanız sansürcülere uçan tekme atarım. Sansür denen şeyi sansürlemeliyiz. Sanatta sansür olmaz ve sanata gönül verenlerin bu konudaki tavrı nettir. Bizi ancak otosansür olgusu biraz yönlendirir ve bu da sanatın etik ölçekleri içinde algılanabilecek bir yerde midir hep tartışılır. Sanat ölçüsüz olmaz çünkü estetiktir. Ölçülü bakmak durumundasınızdır. Bu, size has, duruma has, esere ve o ana has ölçekler olmalıdır. Bu ölçekler izleyenler tarafından okunmamalıdır. Bugün bütün televizyon dizilerinde belirli şeyler yasak. Sigara ve içki mesela. Eğer oynadığınız karakter gereği sigara içmeniz gerekiyorsa, ya da sahne bir barda geçiyorsa bu doğaldır. Sansürler inandırıcılığı da ortadan kaldırıyor. Bir dizide bir çocuk oynuyor. Çocuğun önünde geçen sahne yaşına baktığımızda hayatında inanılmaz bir travma yaratacak. Asıl bunu sansürleyin. Bir kere çocuk işçi çalıştıramazsınız zaten. İzleyen tarafından büyük bir sömürü mekanizması var. Çocukların ağlamalarıyla bir duygu sömürüsü var ortada. Önce bunu yasaklayın. Bunlara sansür değil, kontrol denir. Kimi dizilere gizli gizli “Aile yemeği sahneleri daha fazla olsun”, “Dekolteler ayarlansın” gibi telkinler yapılıyor. 

Ankara Devlet Opera ve Balesi oyunlarını izlerken, balerinlerin etek boylarının mezurayla ölçüldüğüne, baletlerin şortlarının bermuda yapıldığına bizzat şahit oldum. Mesela bir oyunu falanca yazar yazdığı için farklı bahanelerle repertuara alınmıyor. İçeriği belli olmayan “Ahlaka Mugayir” bir kriter çıkardılar. Kimin ahlakına aykırı? Ahlakçı mısınız yoksa ahlaklı mı? Bizler ahlaklı olanlardanız. Herkes kendi sanatında kendi etik anlayışını ortaya koyar ve buna kimse karışamaz. Gezi sürecinde çok konuşup karşı çıktı diye Genco Erkal ve Dostlar Tiyatrosu’nu kapattılar. Kültür Bakanlığı destekler veriyor ama bu destekleri kime ve neye göre yaptıklarını, hangi kriterlere göre sanatçıları ayırdıklarını açıklamalılar. Bir vatandaş olarak ödediğim vergilerden benim haberim olmadan hangi tarafa neden yatırım yapıldığını öğrenmek istiyorum. Sonra “Otoriter Erdoğan” dediğimizde Kültür Bakanı Sn. Ömer Çelik’in gücüne gidiyor. Otoriter gücüne gitmiş, acaba diktatör ve katil denseydi ne olacaktı? 21 yıldır belediye başkanı olan biri, asıl işi yazarlık olan bir oyuncuya “Kalem sana yakışmamış, sen git artistlik yap” diye fetva verebiliyor. 21 yıldır belediyeciliği öğrenememiş biri gerçek bir yazara bu tarzda konuşabiliyor. Böyle bir şey olamaz. Burası bir muhtar ve ihtiyar heyetinin yönettiği bir köy değildir. Türkiye’deki 77 milyon kişinin kaderi birilerinin iki dudağı arasında olamaz. Bu sistem çökecek çünkü iki dudak bu ağırlığı taşıyamaz.

- Türkiye dizi sektörünün ciddi bir krizde olduğu aşikar çünkü iyi kadroları ve yüksek bütçeleri olmasına rağmen, ya yayından kaldırılıyorlar ya da erken finale gidiyorlar. Oyunculuğun sendikal alanında da faaliyet gösteren bir oyuncu olarak, sizce bu durumun sebepleri nelerdir?

- Daha da kötü günler göreceğimizin haberini vereyim o halde. Bizim işimiz yazıyla başlar ve bu yazı nitelik/nicelik olarak ölçülü olmalıdır. Dizilerde belirli sürelerde, gerçek bir konuyu omurgasından şaşmadan finale erdirmeniz gerekir. Siz bu yazıyı 120 dakikada yazamazsınız. Yani, her hafta bir sinema filmi çekiliyor gibi düşünün. Halbuki bizim ülkemizde bir sinema filmi 3 ila 8 haftada çekilir. Ama bunu her hafta yapmaya çalışıyorlar. Biz yazar her hafta 120 dakikalık bir yazı yazmak zorunda ve bu mümkün değil. Sonrasında reji plan yapmaya çalışıyor. 120 dakikalık bir televizyon dizisinde ortalama 40 oyuncu var ve her biri için ayrı program yapmak gerekiyor. Dizinin geçtiği birçok mekanı ve ulaşımını ayarlamak gerekiyor. Pek çok değişkenin etkisi söz konusu ve planlamalar Arap saçına dönüyor. Bugün kanallar yapımcıları taşeronlaştırmış durumdadır. Yani inşaat müteahhidi gibi düşünün. Belirli sürede, belirli günlerde bir projeyi yetiştirmek zorundalar. 

Oyuncusundan çalışanına pek çok cinayet, görünmez ve atlatılmış kaza yaşıyoruz. Bunlar sadece ölümler olduğunda duyuluyor. Dolayısıyla bizim alanımız pek çok karmaşıklık ve değişkenlerle dolu. Yani 120 dakikalık bir diziyi kolay kolay bitiremezsiniz. Ancak reklamverenlerle uzun ve sağlam bir anlaşma yapılırsa olabilir. Siz yolda giderken ne kadar iyi bir rota çizmiş olursanız olun bu fırtına muhakkak kopar. İşin organizasyonel, operasyonel, işçi sağlığı ve özellikle de uzmanlığı olarak doğru yapılanmak gerekiyor. Yılda 80 civarında dizi çekiliyor ancak bizim 80 tane yönetmenimiz yok. Bir yönetmen yardımcısı, görüntü yönetmeni ya da ışık şefi sıkışıklıktan dolayı yeni bir işte bir anda yönetmen koltuğunda oturabiliyor. Bu mümkün değil çünkü yönetmenlik tüm birimleri koordine edebilecek bambaşka bir vizyon ve yetkinlik gerektiriyor. Şöyle düşünün; benim birkaç kez dans etmişliğim var ama birden bire solo tango yapmam isteniyor. Bu imkansız bir şey. Sektörde kalifiye eleman yok ve kalifiye olanlar sadece oyuncular. Bu da yetmiyor haliyle. 

-Dör gün önce dizi setinde bir emekçi hayatını kaybetti ancak yapımcı firma cenaze töreni gününe set koydu. Tepkiyle karşılanan bu duruma dair neler söylersiniz?

- İşveren tarafından bakıldığında, işi yetiştirmek zorundalar. Sadece biz oyuncular haklı değiliz, yapımcılar da büyük baskı altındalar. Hiçbir yapımcı böyle bir şeyin olmasını asla istemez ve üzüldüklerine eminim. Orada yapılması gerek kanalla irtibata geçip durumu anlatmak, gerekirse bir hafta dizinin eski bölümün tekrarını vermesini istemek olabilirdi. Belki de yapıldı ve izin verilmedi, bilemiyorum. Dolayısıyla yapımcı da zor durumdadır. Benim de başıma çalıştığım sette böylesi talihsiz bir olay gelmişti. 980 metrede çok çalıştığımız için bir set arkadaşım oksijen çarpmasından dolayı kalp krizi geçirdi. İki metre ötemde oldu bu olay. Yapımcı üzgün olduğunu söyledi ancak biz tüm oyuncular olarak kesinlikle ertesi gün sete gelmeyeceğimizi ve hayatını kaybeden arkadaşımızın cenaze törenine katılacağımızı söyledik. Yapımcı ve kanal da mecburen kabul etmek durumunda kaldılar. Eğer ben böylesi bir durumda hiçbir şey olmamış gibi sete gitseydim Allah beni kahrederdi. Biz tüm ekip arkadaşlarımızla birlikte yaşıyoruz ve birbirimizi tanımasak da bizler dostuz. Benim hiç gurur duymadığım, 36 saat aralıksız ayakta çalışarak kırdığım bir rekorum var. Uyku ve bekleme yoktu. Bu yüzden sendika çok önemlidir. 

- Beşiktaş çArşı Gurubu hakkında Gezi sürecinde silahlı örgüt kurup darbeye teşebbüs ettikleri iddiasıyla dava açıldı. Sizin bir çArşı'lı olarak bu duruma dair görüşleriniz nelerdir?

- Eğer çArşı silahlı bir örgüt kurmuşsa, çArşı’nın silahı benim. çArşı silahlı bir örgütse, silahı Emrah Serbest, Levent Üzümcü, Mehmet Ali Alabora, Barış Atay, Itır Esen, Zafer Algöz’dür. Örgüt kurmak mı? çArşı, dünyada başka bir benzeri olmayan şahane bir taraftar gurubudur. Günahıyla sevabıyla kabul edilir çArşı ve bu bir besmeledir her çArşı’lıyım diyen için. Ayrıca çArşı, benim bugün canımı borçlu olduğum bir guruptur. Eğer Gezi’de çArşı olmasaydı ben şuan yaşamıyor olurdum. çArşı hepimizi korudu Gezi’de ve bizim onlara can borcumuz var. Böylesi muhteşem bir gurup olarak bizleri korudukları için can kayıpları, yaralanmalar ve organ kayıpları yaşadılar. Ya çArşı olmasaydı? çArşı’dan çok mu korkuyorlar? Onlar birlikten ve dirlikten korkuyorlar. Beni çArşı’yla ilgili hiç konuşturmasınlar yoksa çok fena şeyler söylerim. Bütün anne, baba ve çocukların çArşı’ya can borcu vardır. 

- Son olarak merak ettiğim birşeyi soracağım. "Sava Sava Seve Seve" söylemini kullanıyorsunuz, hatta kişisel bloğunuz da bu isimde. Neden "Sava Sava Seve Seve"?

- Sava, Öztürkçe’de müjde, muştulu haber demektir. İlk kez duyduğumda çok hoşuma gitmiştir. Yüksek ve vokal biten bir tınısı var. Baştaki S harfi müthiş bir sıcaklık ve çekicilik sağlıyor. Anlamı da çok güzel. Yan yana gelince savmaktan, defetmekten geliyor. Bu benim kendi oluşturduğum bir deyim. İstemediklerimizi sava sava, sevgilerimizi seve seve yaşayacağız anlamına geliyor. Ben kötülükleri savdığımda, hepimize iyi gelecek müjdeli haberleri taşıyacağım.

 

 

Açık Gazete-16.09.2014

 

Please reload

Savash Porgham
Sosyal Medyadan Takip Edin
  • YouTube Social  Icon
  • Facebook Basic Black
  • Twitter Basic Black
  • Google+ Basic Black
Please reload