Barbaros Şansal’la Herşey...

16/05/2015

Cihangir Tatavla Sahne'de Barbaros Şansal'ın misafiriydim. Meşhur gösterisi "Donun Kuru Gideceksin"in o akşamki hasılatı Kobani'de yapılacak olan bir sağlık ocağının malzeme alımı için bağışlandı. Barbaros Şansal, bunu “Bir insanlık koridoru, emeğin köprüsü” olarak tanımlıyor çünkü İnşaat İşçileri Sendikası, kendi sendikalı işçileriyle hiç para almadan Kobani’de bir sağlık ocağı yapacaklar. Gösteri esnasında sendika başkanı tek yumruğunu havaya kaldırarak amaçlarını ve hedeflediklerini haykırarak anlattı. O gece Çarşı Gurubu da bağışıyla işçilere destek oldu. 

Çok enteresan ve renkli bir sahne dizaynı sizi karşılıyor. Etrafta pankartlar, ışıklar, balonlar, sloganlar, neler var neler... Terzi Yamağı ile izleyiciler arasında işler karşılıklı sohbetlerle de yürüyor arada bir... Renklerin anlamını bir de Terzi Yamağı’nın perspektifinden dinleme şansınız oluyor; beyaz, sarı, siyah, mavi ve kırmızı... Bazı meslekler için de enteresan ve düşündüren yorumlar buluyorsunuz; doktor, bakkal, avukat, hoca ve terzi... Mertebelerin alt metnini de bir bir yüzünüze çarpıyor Terzi Yamağı; kalfa, çırak usta, üstad, yamak.. Sonra neden diyor, ne kadar diyor, nasıl diyor, ne zaman diyor ve ekliyor; nerede?


Gösteride Türkiye var aslında... 1915’teki Ermeni meselesi, sonrasında 1940’lar ve 50’lerin iklimi, ardından 1960 darbesi... 1974 ve 1977’nin kanlı 1 Mayıs’ı, Kenan Evren’in 1980’nin ve sonrasında koşar adımlarla bugünün hikayeleri..

Malum, son günlerin en çok konuşulanlarının başında geliyor Kenan Evren’in ölümü... Terzi Yamağı, Kenan Evren’e dair şunları söylüyor:

“Kenan Evren’in ölümü benim için tam bir bayram oldu. Zaten öğlen saatlerinde yakınları ve avukatlarının hastaneye çağrıldığı haberleri çıkınca, en pahalı şampanyamı buzluğa koydum. İki şişem vardı ve diğer şişeyi de yanıma aldım çünkü bir mangal partisine davetliydim. Tek başına kutlama olmazdı ve o şişe de onların payına düştü. Sonra bir baktım gece twitterdan “Gözün aydın, patlat şampanyayı” tweetleri yağmaya başladı. Hemen kalkıp şişeyi buzluktan aldım, tüm şişeyi bitirdim ve keyif içinde uyudum.”


Memlekette son sürat esen seçim rüzgarlarını sordum Barbaros Şansal’a... Önce “Kritik olduğunu düşünmüyorum” dedi, sonra şunları ekledi: 

“HDP’nin Demirtaş’ı, AKP’nin Erdoğan’ı, CHP’nin Kılıçdaroğlu’su, MHP’nin Bahçeli’si ve VP’nin Perinçek’i gibi, partilerdeki şahıs siyaseti bana gazino muhabbeti gibi geliyor. Ben partilerin kadrolarını görmek istiyorum. Ekonomiden, aileden, tarımdan, teknolojiden, ulaşımdan, güvenlikten, eğitimden kim sorumludur, bilmek istiyorum. Ben bu kadroları göremiyorum. Sadece isimler üzerinden kampanya yürütüldüğünden seçimlere olan ilgim çok zayıf. Kime oy vereceğimi biliyorum ama açıklamak istemiyorum. Ama kime oy vermeyeceğimi çok daha iyi biliyorum. Belki de hiçbir partiye oy vermeyeceğim, ya da seçim günü burada olmayacağım. Kritik olan seçim değil, Türkiye’nin ta kendisidir.”

Malum, Yıldırım Mayruk ve Terzi Yamağı, buralardan gidip Kıbrıs’a yerleşme kararı aldılar ve geçtiğimiz günlerde çeşitli eşyalarını bir müzayedede satışa çıkardılar. “Neden?” dedim, Terzi Yamağı “Buradan gidiyoruz çünkü bize artık ihtiyaç yok. Pek çok kişi ekranlarda don sutyen. Protokole bak; başörtüsü, pardösü ve bavul boyunda çantalar var. Ülke ya soyunuyor ya da örtünüyor. Yani, bize artık ihtiyaç yok. Artık redingota, tayyöre, mantoya, bluza, jileye, bermudaya ve daha yüzlerce sayabileceğim elbise türüne ihtiyaç yok” diye yapıştırdı cevabı...


Kıymetli Barbaros Şansal’la gösterisinden önce Türkiye’den Kıbrıs’a pek çok şeyi konuştuk ama bir detayı aktarmadan geçmek istemiyorum. Terzi Yamağı’yla Anneler Günü’nde, yani Kıbrıs’ta başına malum tatsız uyuşturucu olayı gelmeden bir akşam önce söyleşi yaptık. Gidenler bilirler, Cihangir’deki Tatavla Sahne küçük bir alandır. Yani, herkes birbirine çok yakın oturur. O gün gösteri bittiğinde hep birlikte kapıya çıktık, çorba dağıtılıyordu hatta ve ayaküstü sohbet ediliyordu. Biraz ötede Barbaros Şansal’ın bir gençle hararetli biçimde konuştuğunu, ondan birşeyler aldığını, genci uyardığını ve aldığı şeyi cebine koyduğunu gördüm. Elbette o şeyin ne olduğunu o an anlamadım ve üstünde durmadım. Bir gün sonra Kıbrıs’ta tatsız olay olunca taşlar yerine oturmuş oldu... Şimdi kıymetli Barbaros Şansal’ın biran önce yurda dönebilmesini dileyelim ve bakalım neler anlatmış... 


 

 

 



-Bugünkü gösterinin geliri Kobani’de yapılacak bir sağlık ocağı için kullanılacak. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

- Bu bir insanlık koridoru, emeğin köprüsü... Kobani’deki durum çok vahim, bugün bir de Anneler Günü... “Analar ağlamasın” dediler ama herkesin anasını ağlattılar bu coğrafyada. Bu durum bugüne özel değil, yüzyıllardır olan bir şey. İnşaat İşçileri Sendikası, kendi sendikalı işçileriyle hiç para almadan Kobani’de bir sağlık ocağı yapacaklar. 150 bin lira tutarında bir malzemeye ihtiyaç var. İstiklal Caddesi’nde 10 liradan kart satıyoruz, Cumartesi günleri buluşmalarımız da oluyor. Kobani için bir gösteri yapıp yapamayacağımı sordular; ben de yapabileceğimi söyledim. Daha önce de Ateizm Derneği için de bir gösteri yapmıştım. Bugün de gösterinin gelirini Kobani’ye bırakıyoruz. Bugün biraz farklı bir gösteri yapacağım ve anlatıma 1900’lü yıllardan başlayacağım; 1915, 1940, 1955, 1960 Menderes dönemi, 1974, 1977’nin 1 Mayıs’ı, 1980’nin 12 Eylül’ü ve adım adım bugüne kadar geleceğim..

-1980 askeri darbesi demişken, dün 12 Eylül’ün komutanı Kenan Evren öldü...

- Bence cennet de cehennem de bu dünyada. Hem bir tek Kenan Evren değil, daha sırada Tahsin Şahinkaya da var. Alanya İnce Kum otellerinin içine beton döküldüğü günleri bilirim. Datça, Marmaris Turunç, Armutalan meselelerini de biliyorum. Daha sırada çok insan var. Hatta ben hep derim; Özal ve Menderes’in anıt mezarlarının yanına bir iki çukur daha kazın da hepsini oraya ibret-i alem olarak bir dizelim. Kenan Evren’in ölümünden sonra Türkiye’nin reaksiyonunu Twitter’da TT olmasından zaten gördük. Bir kaç densiz dışında AKP’lilerden de Kenan Evren’i savunanları pek fazla görmedik. Bir pislik temizlenmiş oldu ama daha bitmedi. Kenan Evren’in zihniyetinde olanlar bu coğrafyaya yaptıkları tahribat ve tahrifatın bedelini eşek gibi ödeyecekler. Gelen nesiller bunun hesabını soracaklar. Eren Eğilmez, “bazıları 1980’de sokağa çıkamıyorduk, Kenan Evren gelince çıkabildik diyorlar. Halbuki Kenan Evren geldikten sonra geceleri ‘resmen’ sokağa çıkılamıyordu” tweeti attı. Ben de o tarihlerde bir Karaköy-Kadıköy vapur seferinde, şimdi TÜRGEV’e verilen eski tarihi iskelenin üstünde yıldızlı kırmızı Converse ayakkabbılarımdan dolayı komünistlikle suçlanıp gözaltına alındım. Ondan sonrası ise soruşturmalar, Selimiye karakolu geldi. Selimiye’de hiç aklımdan çıkmayan bir detay vardır; bizler dört kişilik koğuşlardaydık ve karşımız duvardı. Tayın veriliyordu ve belli saatlerde ışık vardı. Konuşmak yasaktı ama şarkı söylememize müdahale etmiyorlardı. Bizim koğuş başlardı; “Masa üstünde testi”, diğer koğuş devam ederdi; “Hahha ninna”, öbür koğuş sürdürürdü; “Kemer belimi kesti”, bir yan koğuş gerisini getirirdi; “Hahha ninna” diye ve türkü böyle nakaratlar halinde koğuşlar arasında sürüp giderdi. Bazı geceler bazı koğuşlardan nakaratın ara cümlesi gelmiyordu ve sadece seslerinden tanıdığımız gençlerin artık orada olmadıklarını anlıyorduk. 

Sansaryan, gece çevirmeleri, silahlı adamlarla jakoben bir faşizm noktasına gelindi. Kenan Evren, hiç utanmadan kasketle traktöre bindi, tren yolunun ay yıldızlı penceresinden baktı, bir Atatürk olma rolünü üstlenmeye kalktı. Sonrasında da fırçasından Hande Ataizi’nin Nu resmi damladı. O devrin şarkıcıları ve türkücüleri onu alkışladılar ve başka bir sonuç da çıkmadı. Ama tarih tüm bunları kaydediyor ve intikam öyle soğuk yenilen bir yemek de değil, tam tersi sıcak yenilen acı bir yemektir. Kenan Evren’in ölümü benim için tam bir bayram oldu. Zaten öğlen saatlerinde yakınları ve avukatlarının hastaneye çağrıldığı haberleri çıkınca, en pahalı şampanyamı buzluğa koydum. İki şişem vardı ve diğer şişeyi de yanıma aldım çünkü bir mangal partisine davetliydim. Tek başına kutlama olmazdı ve o şişe de onların payına düştü. Sonra bir baktım gece twitterdan “Gözün aydın, patlat şampanyayı” tweetleri yağmaya başladı. Hemen kalkıp şişeyi buzluktan aldım, tüm şişey bitirdim ve keyif içinde uyudum. 

Kenan Evren’nin müthiş homofobik davranışları da vardı...

-Mesela Bülent Ersoy’a yapılanlar...

- Bülent Ersoy’a yaptıkları başka bir mevzudur ve ben onu savunacak merci değilim. Bülent Ersoy, o tarihlerde Yıldırım Beyin(Mayruk) müşterisiydi. Yıldırım Bey ona böyle davranmaya devam ederse çalışma izninin elinden alınacağını söyledi ama Bülent Ersoy dinlemedi. O zaman Mualla Özbek, Canan Yakan’ın annesi Bülent Ersoy’un tavır ve davranışlarından sorumluydu. Oradaki Bülent Ersoy, aslında Serbülent Sultan’ın taklididir. Homofobi, Kenan Evren’in çokça körüklediği bir şeydi. Mevzu sadece Bülent Ersoy değil. 1980’lerde Ahu Tuğba’yla İzmir Fuarı’na gittiğimizde, kardorda Emel Sayın, İbrahim Tatlıses, Ahmet Özhan gibi isimler vardı. Orada Güngör Bayrak don giyip giymedi diye gözaltına alındı, Ahu Tuğba çalışma karnesi yok diye geceyi nezarette geçirdi. Yani, zulüm sadece eşcinseller ve travestilere yapılmadı; her tür eğlenceye bir saldırı başlamıştı.

Her dönemde yolsuzluk vardı ama Kenan Evren’in döneminde patronlar “artık rahat edeceğiz” dediler. O dönemde basındaki amiral gazetelerin de başlıklarına iyi bakmak gerekiyor. 1977’nin 1 Mayıs’ında yaşananlar sürerken, aynı gece The Marmara otelinin 13.katında yaşayan Hürriyet’in patronu Hilton’da bir balo düzenliyordu. Tuvaletli, smokinli insanlar gayet neşeli kafalarla Taksim’e dönerken insanların kanlı elbiseleri ve ayakkabılarının üstüne basıp geçiyorlardı. Karacanlar, Simaviler, Ilıcaklar ve niceleri sayılabilir ve hiçbiri sütten çıkmış ak kaşık değiller. Dolayısıyla, o dönemleri incelerken sadece Kenan Evren’i değil, bu saadet zincirinin tamamını irdelemek gerekiyor. Bunlardan ders almak gerekir çünkü Türkiye bugün doğru bir yöne doğru ilerlemiyor. Bugün olanlar Kenan Evren döneminden buyana gelişen dengelerin sonucudur. 

-En çok kurulan cümlelerin başında “Kenan Evren öldü ama fikirleri bugün iktidarda” geliyor...

- Doğru ama Kenan Evren’nin bir fikri yoktu. Evren, Yeşil Kuşak projesinin bir piyonuydu. İran-Irak Savaşı, Vatan Konserve ve Mahir Karaduman dönemini hatırlamak gerek. Ben bazı isimleri ve kurumları söylediğimde insanlar şaşırıyorlar; “Sen modacı değil misin?” diyorlar. Ben zaten modacı olduğum için bunları biliyorum. Diğerleri ve gazeteciler bunları bilmezler. Çünkü gazeteciler bu saydığım isimlerin müstahdemleridir ama ben onların aile dostu ve arkadaşıyım. Hala öyleyim; bütün muhalifliğime rağmen onların düğünlerinde en ön masada oturduğumu görebilirsiniz. Meseleyi Kenan Evren’in fikirleri olarak almamak lazım; evangelist anglosakson emperyalizmi ve hudu hristiyanizminin fikirleri olarak görmek gerek. Bunu siyasi analiz olarak böyle okumak lazım. Belki çok karışık bir cümle. Nedir bu? Bir yanda dinlerin savaşları, öbür yanda mezheplerin savaşları var ama bu, işin promosyon kısmıdır. Alt metine bakıldığı zaman, tüm mesele yeraltı kaynaklarıdır. Yani, su, madenler ve diğer doğal kaynaklar. Hala dünya ticaretinin yüzde 70’i denizler üzerinden yapılır. Hala dünyada kanser ilaçlarının yüzde 60’ı denizler üzerinden sağlanıyor. Yelkenlerle ticaret, atlarla savaşlar yayıldı bu dünyaya. Bu iki konuyu referans aldığımızda, Kenan Evren için daha kolay bir analiz yapabiliriz. Kenan Evren, vahşi kapitalizmin Türkiye’de altyapısının hazırlanması için bir piyondu. Emek ve ham maddeyi birbirinden uzaklaştırdılar ve parayı aradaki simsarlar kazandılar. 

Yani, Kenan Evren servis ve ticaret sektörünün altyapısı için oraya konuldu. 12 Eylül döneminde başbakanlık yapan Bülend Ulusu, benim babamın sınıf arkadaşıydı. Tabii bir de Nihat Erim’in öldürülmesi vardı. Bütün bu geçici hükümetleri, azınlık hükümetlerini, istiklal mahkemelerini ve Yassıada mahkemelerini birbirinden ayırmadan analiz yapılmalı. Nihai analizi bugün Burhan Kuzu’nun tweeti çok güzel açıklıyor; Kenan Evren’in unutulmaz hizmeti din dersini zorunlu tutmasıdır. Keşke zorunlu kılmasaydı da bu ahlaksızlık ve hırsızlıklar olmasaydı. Demek ki zorunlu din ve ahlak bilgisi dersleri bizim insanımıza ahlaksızlığı, katilliği, dolandırıcılığı, biatı ve sadakayı nasıl dinen yasal hale getirileceğini öğretti. Aynen hukuk fakülteleri gibi...Umarım toprak Kenan Evreni kabul etmez. Nasıl Vehbi Koç ve Turgut Özal’ı kabul etmedi, aynen öyle olsun. Zaten devlet mezarlığına gömüleceğine çok sevindim. En azından onun pisliği halkın mezarına bulaşmayacak. 

 

 



- Seçim sath-ı mahalline girdik ve karşımızda en kritik seçimlerden biri var. Özellikle HDP ve Selahattin Demirtaş faktörü üzerine tartışmalar sürüyor. Ülkeyi ne bekliyor?

- Hiç öyle düşünmüyorum. Bu ülkede hep seçim var hepsi de en kritik seçim oluyor nedense. Ben kimlikler üzerinden siyaset yapmayı doğru bulmuyorum. Berkin Elvan’ın Okmeydanı’ndaki anma töreninde Selahattin Demirtaş ve eşi avluya girdiklerinde direkt yanıma gelip elimi sıktılar. Oda TV de nedense ben ve Selahattin Beyin el sıkıştığı kareyi kullanmayı tercih etti çünkü onlara göre biz düşmanız. Bu kritik seçim, propagandayı düşmanlık ve gerilim üzerine yapanların elinde patlar. Bu seçimler kritik midir? Tüm seçimler kritiktir. Bu seçim bayrak turizmidir ve durumu değiştirmez. Evet, Selahattin Demirtaş önemli bir faktördür ama ben bunu onun şahsı üzerinden değil, nihayet azınlıkların Türkiye’de gelişimi açısından önemli görüyorum. HDP, 1915’teki Ermeni meselesi, 1940’lardaki Trakya Musevileri meselesi, 1950’lerdeki Şerefiye meselesi, 1960’larda Rumlara uygulanalar, 1980’lerden sonra Kürtlere yapılanlar ve öteki olan her kesime uygulananların oluşturduğu basıncın bir başkaldırısıdır. HDP’nin içinde farklı kanatlar var. Bizi sadece Selahattin Demirtaş yönetmez, seçilirse tüm HDP yönetir. 

HDP’nin Demirtaş’ı, AKP’nin Erdoğan’ı, CHP’nin Kılıçdaroğlu’su, MHP’nin Bahçeli’si ve VP’nin Perinçek’i gibi, partilerdeki şahıs siyaseti bana gazino muhabbeti gibi geliyor. Ben partilerin kadrolarını görmek istiyorum. Ekonomiden, aileden, tarımdan, teknolojiden, ulaşımdan, güvenlikten, eğitimden kim sorumludur, bilmek istiyorum. Ben bu kadroları göremiyorum. Sadece isimler üzerinden kampanya yürütüldüğünden seçimlere olan ilgim çok zayıf. Kime oy vereceğimi biliyorum ama açıklamak istemiyorum. Ama kime oy vermeyeceğimi çok daha iyi biliyorum. Belki de hiçbir partiye oy vermeyeceğim, ya da seçim günü burada olmayacağım. Kritik olan seçim değil, Türkiye’nin ta kendisidir. Mecliste 550 milletvekili var. Türkiye’nin yüzde 3’ü inşaat sektöründen geçiniyor ama TBMM’nin yüzde 67’si inşaat müteahhidi. Yani, konu kapanmıştır ve herşey ortadadır. 

-Yıldırm Beyle(Mayruk) birlikte Kıbrıs’a yerleşmeye karar verdiniz. Neden?

-Biz Kıbrıs’a gitmeye karar verdik ama Tayyip Erdoğan oraya da sataşıp ortalığı karıştırdı. Tanzaya’ya mı gidip yerleşelim, ne yapalım bilemedim. Buradan gidiyoruz çünkü bize artık ihtiyaç yok. Pek çok kişi ekranlarda don sutyen. Protokole bak; başörtüsü, pardösü ve bavul boyunda çantalar var. Ülke ya soyunuyor ya da örtünüyor. Yani, bize artık ihtiyaç yok. Artık redingota, tayyöre, mantoya, bluza, jileye, bermudaya ve daha yüzlerce sayabileceğim elbise türüne ihtiyaç yok. Yani, bir cumhuriyet devri kapanıyor.

- Sizi terk-i diyara zorlayan toplumsal ve siyasal değişimler mi yani?

- Ticari olarak elbette etkilendik ve baskılara maruz kaldık. Bakü kadrosundan bile çıkarıldık ama sonrasında oraya özel davetli olarak gittik. Yıldırım Bey(Mayruk) ülkesini çok seven biridir, orucunu tutan mümin bir müslümandır. Ben ise devrimci bir ateistim. Kıbrıs’a yerleşmeye ben karar vermedim, Yıldırım Bey karar verdi. Bana sordu, ben de “Bana uyar” dedim. Kıbrıs’a ben 1964’ten beri gidip geliyorum ve her yıl 1 ay tatilimi Kıbrıs’ta geçiriyorum. Benim için vatan karnımın doyduğu yer değil, fikirlerimin yeşerdiği yerdir. Bundan dolayı Kıbırs’ta karar kıldık. Oradaki kompleksimizi mimar Ertuğ Ertuğrul yapıyor. Ertuğ Beyle ilk görüşmemizde ona içinde yaşamak için değil, rahat ölmek için bir ev istediğimi söyledim. “Ne demek o?” diye sorduğunda, o eve girdiğimde artık bir daha boya fırçası ve tornavida görmek istemediğimi söyledim. Evimiz bir İngiliz köyünde. Deniz seviyesinden 200 metre kadar yükseklikte ve en yakın ev yürüyerek 30 dakikalık mesafede. Doğumuzda Akdeniz, karşımızda Saint Hilarion ve Beşparmak dağları var. Çamlar ve zeytinler içinde bir arazi. Oralara zarar vermeden, kendimiz için ölebilecek bir ev yapmaya karar verdik. Ben artık üretebilmek istiyorum. Kitabımı çıkarmak istiyorum, yazdığım yeni bir interaktif oyunu tamamlamak istiyorum, Rum ve Türk kesimindeki arkadaşlarım ve vakıflarla uluslararası bir proje ortaya koymak istiyorum. 

-Yıllarca sokaklarında yaşadığınız, savaştığınız ve çalıştığınız bir ülkeden ayrılmak radikal bir karar olsa gerek...

- Hayatımda yeni bir devrim yapıyorum ve bunu ilk kez de yapmıyorum. 7 Kasım 1980’de Kenan Evren yüzünden bu ülkeyi Balkan Havayolları üzerinden cebimde 100 dolarla dönüş biletim olmadan Sofya istikametine terkettiğimde de devrim yapmıştım. 1984’te okulu bitirip, İsviçre’ye yerleşip, evlenmeye karar verip çocuk sahibi olmak istediğimde de devrim yapmıştım. 1989’da Türkiye’ye tekrar döndüğümde de bir devrim yapmıştım. 26 yıl önce Yıldırım Beyle(Mayruk) çalışmaya başladığımda da bir devrim yapmıştım. 2023’e Hikayeler moda gösterilerimizde de senede iki kez devrim yapmıştım. Evimi taşıyıp, müzayede yapıp herşeyden kurtularak yine bir devrim yapıyorum. Düşünsenize; elli yılda biriktirdiğimiz tüm sanat eserlerimizi, yağlı boya tablolarımızı, antikalarımızı ve herşeyimizi bir kararla şak diye satıverdik. Bize neden götürmediğimizi soruyorlar. Birincisi, o kültür mirası bu toprakların malı ve parası olan burada alır. Alınmayanları götürüyoruz. Ben öyle Halil Bezmen gibi, Uğur Dündar’ın konteynerime atladığı bir hayatı istemiyorum. İkincisi, ben gümüş parlatarak, varak tamir ettirerek bir hayat geçirmek istemiyorum. Ben yüzme havuzumdan çıkıp, ıslak donumla koltuğa oturmak istiyorum. Benim ömrüm boyunca donum hep kuru kaldı ve bu yüzden oyunumun adı “Donun Kuru Gideceksin” zaten...

Benim donumla ilgili bir sorunum olmadı. Kıçımla ilgi bir sorunum da olmadı ama herkesin benim donum ve kıçımla ilgili hep bir sorunu oldu. Bu ülkede hiç kimse benim fikirlerimi, ideallerimi ve görüşlerimi ciddiye almadı. Yirmi yıl sonra belki birgün beni anlarlar. Anlamaları da umurumda değil. Yıldırım Bey ülkesini sever, sayar, gidip ve gelir. Ev tekstil işinde markamız mağazalar açıyor. Biz dikiş ve modayı bırakıyoruz sadece ve artık sektörel olarak kurumsallaşacağız. Ama açık söyleyeyim; ben kafamda Türkiye defterini artık kapattım. Benim için Türkiye anılarda kalan bir kartpostal artık. Bu acı ama artık benim yeni bir vatanım var. 


Kıbrıs, Türkiye’ye çok uzak. Kıbrıs’ta ayağını kaldırımdan asfalta attığın anda bütün arabalar durur. Kıbrıs’ta kimseye kornaya basmaz. Kıbrıs’ta kimse arabasının üzerinden kontak anahtarını almaz. Kıbrıs’ta kimse insanların belden aşağısıyla ilgilenmez. Kıbrıs’ta kimse evinin kapısını başkalarının yüzüne kapatmaz. Belki büyük AVM’leri, lüks markaları yok ama tüm azınlıklarıyla birlikte yaşayan insanları var. Moflonları var, Karpaz eşekleri var, Gufileri var, karayılanları var, orkideleri var, zeytinleri var, keçiboynuzu var, şarabı var, hellimi var...

- Kıbrıs’ın artık yeni bir cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan’la polemiği, iki kardeş ülke çıkışı ve yavru artık büyümek istiyor söylemi var. Bu yeni durumu nasıl okımak gerekiyor?

- Kıbrıs halkının ilk günden beri siyasi olarak Türkiye’ye bakışı hiç değişmedi. İçinde olduğum için biliyorum. Mustafa Akıncı’nın başarısının ardında belediyecilikten gelen repütasyonu var. Mustafa Akın’cı adaylığını açıklandıktan sonra, Kıbrıs’ta otel önünde sigara içerken karşılaştığım arkadaşım Emin Bilbayoğlu’na onu aramasını söyledim. Telefonda direkt olarak onu ilk kutlayan benim; “Sayın Akıncı sizi destekliyorum. Çok iyi olur ve gerçekten bu nefese ihtiyaç var” dedim. Adaylık sürecinde Sibel Siber’i destekledim ve İnönü meydanında mitingine bile gittim. Sibel Hanım son derece zarif, gecenin herhangi bir saatinde hastasının evine giden ve hiçbir şey beklemeyen bir doktor, kızyla gayet güzel ilişkileri var. Sonunda Sibel Siber de Mustafa Akıncı’yı destekledi zaten. Sayın Özersay müthiş bir nefesti. Mustafa Akıncı’nı varlığı adada barışı gösterir. 

Kıbrıs’ın bayrağını Türk ressam İsmet Güney tasarladı. Adada 200 bin Kıbrıs Türkü, 700 bin Kıbrıs Rumu ve 100 bin Türkiye Türkü yaşıyor. Twitter üzerinden bir Karasakal tartışması yaşadık. Sayın Mehmet Eziç’in işletmelerinden birine 13-14 yaşında çocuklar geliyor. Eziç, alkol servisini reddediyor ve bunun üzerine çocuklar işletmenin lambalarını kırıyorlar. Ben de “Karasakallar geldikten sonra böyle oldu” dedim. Karasal, bugün Kıbrıslıların Türkiyeliler için söyledikleri bir sözdür. Ama Kıbrıs’ın resmi tarih kitaplarını okuduğunuz zaman, kitabın yazarı olan profesörün şu tabiri kullandığını görürsünüz: “En son Magosa düşer, orada Karasakal Allahsızlar yaşardı.” Karasakal, aslında Türklerin müslüman olmayanlara taktığı bir lakaptır. Düşünün; Kıbrıslılar Türkiyelilere Karasakal demek zorunda kalmışlardır. Peki, neden? Türkiye’nin 74 harekatından sonra gelişi, o büyük yağma, TSK’yı kötülemek anlamında söylemesem de uygulanan faşizan baskılar durumu buralara getirdi. KKTC’nin bir meclisi var ama karşısında meclisinden iki kat büyük bir Türkiye Büyükelçiliği var. Yıllar önce Kaddafi’nin arkabahçesi olan Nijer’e gittiğimde, Mamadou’nun sarayı ve meclisinden çok daha büyük olan bir Libya Büyükelçiliğini görmüştüm. 

Türkiye’nin Kıbrıs’taki kolonileşmesi ve halkı üzerindeki baskıları artık bitmeli. Lefkoşa yolu üzerinde Rum tarafından gözüken Hala Sultan Camii yapılıyor. Bu cami zaten Kıbrıs’ta var, onun taklidini yapıyorlar. Oraya din eğitimi vermek için bir külliye yaptılar ama öğrenci bulamıyorlar. Bugün Cuma namazına giden insanlar hüviyetlerini düşürüyorlar çünkü polis müdürleri kimlerin namaza geldiğini Türkiye Büyükelçiliğine bildiriyorlar. Önceki büyükelçi de zaten mektepli değil, atamaydı. Türkiye’nin Kıbrıs’ı arkabahçesi olarak görmesinden çok rahatsızım.Osmanlı Türk emperyali iki kapıdan yayılmıştır; biri Hatay’dır, diğeri Kıbrıs. Ne Kafkaslar ne de Balkanlarda varlık gösterememiştir, hep silinip gitmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Hatay’ı Türkiye’ye ilhak ettikten sonra, “Kıbrıs’ı ihmal etmeyin” demiştir. Misakı Milli ve Misakı Maarif’e baktığınız zaman, Misakı Maarif’te Kıbrıs gözükmez. Elbette Yıldırım Bey Kıbrıs’ı bu nedenlerle seçmedi. O, bir duayen ve artık öyle bir noktaya gelmiş ki cumhuriyet tarihinde kimse o noktaya gelemez. Bir Yıldırım Mayruk daha gelmez. Kendisi artık daha profesyonel ve huzurlu bir hayat istiyor. Bizler monogamik varlıklar değiliz. Nasıl tek eşli yaşamıyorsak, tek devletli yaşamak zorunda da değiliz.

-Son olarak, madem dikiş ve moda sektörü geride kaldı, Terzi Yamağı bundan sonra ne yapacak?

- Terzi Yamağı artık çok tehlikeli bir hale geldi. Pimi çekilmiş bomba gibi ve artık herşeyi yapacak. Bir kere Kıbrıs’ta karayılanların çoğalması için müthiş bir çevre hareketi başlatmak istiyorum Rum tarafıyla birlikte. Çünkü bu yılanlar bütün zararlıları, hatta zehirli Akdeniz engereğini de yiyebiliyorlar. Şarap, zeytin, keçiboynuzunun korunması ve yetiştirlmesi üzerine çalışmalar yapmak istiyorum. Arkadaşlarım bana çok kızıyor ama kumarın adada derhal yasaklanması gerektiğini düşünüyorum çünkü kumarda sadece işletmeler para kazanır. Bir de seks turizminin yasaklanması gerekiyor. Kıbrıs, hoşgörüsüyle, medeniyetiyle, insanlığıyla benim için yaşanılacak bir ülke. Dostları bekleriz ve ağırlarız.

 

Açık Gazete-17.05.2015

 

 

Please reload

Savash Porgham
Sosyal Medyadan Takip Edin
  • YouTube Social  Icon
  • Facebook Basic Black
  • Twitter Basic Black
  • Google+ Basic Black
Please reload